26 Aralık 2010 Pazar

Gördüğüne inanma, Burjuvazi büyüler


Burjuvazinin modern dünyada en iyi başardığı şeylerden birisi hiç kuşkuşuz, zengininden yoksuluna bütün gençliği kendi yarattığı moda anlayışıyla teslim almasıdır. Bunun bedelinin ne olduğu; ne burjuvazi için ne de kendisini arkadaşları karşısında daha güzel, daha havalı gösterdiği dışında birşey düşünmeyen burjuva çocukları ve maalesef işin en dramatik yönü olarak da burjuva çocukları/gençleri gibi gözükmek derdinde olan emekçi çocukları ve/veya emekçi gençler için önemi yoktur. Bu yeri gelir, Çin'de veya başka kapitalizm taşeronu ülkelerde çocukların insanlık dışı koşullarda çok düşük ücretlerle çalışarak ürettiği Nike vb. emperyalist firmaların ürünleri olur, yeri gelir işçilerin sağlıklarını/hayatlarını almış taşlanmış kot olur.

Kot kumlamadan meydana gelen silikozis hastalığı nedeniyle 46 işçi hayatını kaybetti, yüzlercesi ölümü bekliyor binlercesi hasta. İşçiler şimdi silikozisin meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için mücadele ediyorlar. En azından hayatlarını kaybettikten sonra yakınlarına insani bir maaş bağlanması için, ölümle burun burunayken dahi mücadeleden vazgeçmiyorlar.

Öte tarafta ise burjuvazinin yarattığı illüzyon nedeniyle gözleri kör olmuş milyonlarca genç, taşlanmış kot giymeye devam ediyor. Birazcık daha güzel gösterdiğine inandığı giyside işçilerin hayatı olduğunu bilerek buna devam ediyorlar. Kapitalizm sadece insanları değil insanlığı da öldürüyor.

Kapitalizm insanlığı yoketmeden, biz kapitalizmi yoketmeliyiz.

20 Aralık 2010 Pazartesi

78'de Sahadaydı, Şimdi Tribünde


Ökkeş Kenger..Bilinen adıyla Ökkeş Şendiller...
Bu memlekette milletvekilliği yapmış, TRT'de canlı yayınlarda ağırlanmış bir provakatör, katil. 1978'in Aralık ayında Kahramanmaraş'ta yapılan katliamın bir numaralı sanığı olarak mahkemeye çıkmış, pek tabii ki beraat etmiş faşist. Tansu Çiller tarafından milli eğitim bakanlığına önerilmiş, BBP genel başkan yardımcılığı görevini yıllarca sürdürmüş cani. Trt ekranlarından Maraş katliamı sorumlusu olarak Hrant Dink'in adını telaffuz etmiş, katliamlar yaptığı sokaklarda iletişim bürosu açan adam..
Olaylar şöyle gelişti 32 sene önce; Maraş'a bir film geldi; Güneş ne zaman doğacak. Irkçı şoven propagandanın beyaz perdeye aktarılmış bu pespaye halini görmek isteyen yüzlerce faşist sinemaya doluştu sloganlar ve bozkurt işaretleriyle. Derken bir patlama yaşandı sinemada, sonra Kenger'in çığlıkları "Komünistler, kızılbaşlar sinemayı bombaladı"...
Ardından harekete geçti katiller. Alevilerin evlerini, dükkanlarını bastılar. Kadın, çoluk, çocuk, erkek, yaşlı, hasta kimi buldularsa öldürdüler. 5 yaşındaki çocuk da, 80 yaşındaki dede de kaçamadı ölümden, caniler parçaladı bedenlerini. Bombayı sinemaya koyup saldırıyı organize eden Kenger'di faşist Yusuf İlhan ve diğer tanıkların ifadelerine göre. Maraş'ta öyle bir vahşet yaşandı ki, yürekler hala sızlar. O zamanlar Maraş'ın emniyet müdürü, bugün açılım üstüne açılım patlatan pek demokrat AKP'nin beyin takımından Abdülkadir Aksu'ydu. Polisler, askerler, devlet yaşanan katliamı seyreder, görmezden gelirken, devletin oradaki temsilcisiydi Aksu.

Bu katliamın 32. yıldönümünde canlarını katillere kurban verenler Maraş'a gitti. Anma yapacak, katilleri lanetleyecek ve bir nebze de olsa seslerini duyurabileceklerdi. Ama buna bile tahammül edemedi katillerin çocukları. Anmaya gelenlerin etrafı eli sopalı, tekbir getiren ve Bozkurt işaretleriyle yürüyen faşistlerce kesildi. "Burası Maraş burdan çıkış yok" diyorlardı. Oradan çıkış olmadığını, yüzlerce insanın onların elleriyle parçalandığını biliyorduk elbette. Arkaları hala kuvvetliydi, hala birilerini öldürseler ceza almayacaklarını biliyorlardı. 32 yıl önce onların yerinde sokakta olan Ökkeş abileri bu kez balkondaydı. Ordusunu yöneten bir komutan edasıyla olan biteni izliyor, belki de içten içe kızıyordu yavrucaklarına kimseyi öldürmeyi başaramadıkları için. Bu sefer katletmeyi başaramamışlardı ama iyi bir ders vermişlerdi kızılbaşlara, solculara; Orası Maraş'tı, oradan hala çıkış yoktu...

İşte 2010 Türkiye'sinden demokrasi manzaraları. Elinde yumurta olan, bayrak sopası olan üniversitelilerin yerlerde sürüklendiği, coplar altında inlediği; kalaslarla, çivili sopalarla katliam yapmaya gelenlerin emniyet müdürleri tarafından sakinleştirildiği demokrasinin manzaraları. Hala sokak ortasında gazetecilerin, insanların rahatça öldürülebildiği, öldükten sonra da katiller tarafından suçlu ilan edildiği demokrasinin manzaraları.
Bakın şimdi bu tabloya, bakın ve bana bu ülkede can güvenliğimiz olduğunu, rahatça ve özgürce yaşayabileceğimizi, memlekete demokrasinin geldiğini anlatın...

19 Aralık 2010 Pazar

Vahşetleri Korkularındandır




Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson
İnci dişli, zenci kardeşim,
Kartal kanatlı kanaryam.
Türkülerimizi söyletmiyorlar bize,
Korkuyorlar Robson
Şafaktan korkuyorlar,
Görmekten,
Duymaktan,
Dokunmaktan korkuyorlar
Yağmurda çırılçıplak yıkanır gibi ağlamaktan
Sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar
Sevmekten korkuyorlar, bizim Ferhat gibi sevmekten
Sizin de bir Ferhatınız vardır elbet
Robson, adı ne
Tohumdan ve topraktan korkuyorlar
Akan sudan ve hatırlamaktan korkuyorlar
Ne iskonto, ne komisyon, ne veda isteyen bir dost eli
Sıcak bir kuş gibi, gelip konmamış ki avuçlarının içine
Ümitten korkuyorlar Robson, ümitten korkuyorlar ümitten
Korkuyorlar kartal kanatlı kanaryam
Türkülerimizden korkuyorlar.

Nazım Hikmet RAN


Politik tutsakların bulunduğu cezaevleri her iktidar için tehlikelidir. Çünkü onların niyeti cezalandırmaktan ziyade çok korktukları fikirleri yoketmektir. Latin Amerikada devrimci tutsaklara yapılanlar da, ağzından salyalar akıtarak bizim ülkenin "demokratlarının" bayılarak bahsettikleri Avrupa demokrasisinde de bu farklı değil. İngilterede cesaretin tarihini yeniden yazan IRA ve INLA militanları da, Almanyanın hücrelerinde katlettiği yiğit RAF militanları da, burjuva demokrasilerinin korkularının karşısında cesaretin ne olduğunu gösterdiler.

Ülkemizde de durum farklı değil elbette, sayısı daha fazla sadece, 12 Ağustos 1978'de askerlerin kontrolünde cezaevine saldıran faşistler, 12 Eylül sonrası başta Diyarbakır, Mamak ve Metris olmak üzere her türlü vahşi uygulamanın yapıldığı cezaevleri, 84 Ölüm oruçları, onlarca devrimcinin katledilmesiyle sonuçlanan Ümraniye, Buca, Diyarbakır ve Ulucanlar katliamları, 1996 ölüm oruçları. Ve nihayetinde böyle bir tarihe konabilecek en kanlı noktayı koyan Hayata Dönüş katliamı.

Aslında şaşıracak birşey yok, dışarıyı teslim almak için ilk önce içeriyi teslim almaya çalışırlar hep. Doğrusuyla, yanlışıyla ama herşeyden önce asla teslim alınamayan cesaretleriyle bir mücadele tarihi var bu topraklarda. 88 Tuzla katliamıyla başlayıp, sokak infazları, işkenceler, gözaltında kayıplar, kitle gösterilerine saldırıları ve ev baskınlarıyla yapılmış bir tarih ancak böyle bir vahşetle taçlandırılabilirdi.

Tam 10 yıl önce bugün, devrimcilerin tutsak olduğu cezaevlerine korkularından meydana gelen devasa bir hınçla ve nefretleriyle girdiler. Diyanete ölüm orucunun "günah" olduğu fetvasını verdirerek, medyaya yalan haberleri hazırlatarak, şehir merkezlerini devasa açıkhava cezaevlerine çevirerek girdiler. Karşılarındaki çelik iradeli ama savunmasız tutsaklara, kimyasal gazlarla/sıvılarla, ağır silahlarla saldırdılar. 2'si asker (bu iki askerin de jandarmaların silahından çıkan mermilerle öldüğü kanıtlandı) 32 kişinin ölümü ve takip eden süreçte toplam 122 devimcinin ölmesi ve yüzlercesinin sakat kalmasıyla sonuçlandı bu süreç.

O günlerden hatırımızda kalan sadece tutsakların direnci değil, adını Oltan Sungurlu, Şevket Kazan'ın yanına devrimcilerin kanıyla yazdıran Hikmet Sami Türk, daha sonra AKP'li Cemil Çiçek'den devlet üstün hizmet madalyası alan ve Abdullah Gül tarafından HSYK'ya kontenjandan atanan Ali Suat Ertosun, iğrençleşmenin sınırı olmadığını kanıtlayan Türkiye medyası, ve o zaman suspus olmuş ve utangaç bir şekilde destek veren şimdinin yandaş medyası.

2000 yılında katliamı meşrulaştıranlar şimdi özür diliyor, o tarihte korkudan kafasını gösteremeyenler şimdi utanmadan diğerlerini suçluyor. Tekirdağ F tipi başta olmak üzere bütün F tiplerinde vahşet devam ederken bunu görmemek için başlarını kuma gömenler bize demokrasi dersi veriyorlar. Hiç zahmet etmesinler, çünkü biz elbet dostumuzu da düşmanımızı da biliyoruz.





Birer birer, biner biner ölürüz
Yana yana, döne döne geliriz
Biz dostu’da düşmanıda bilriz
Vurulup düşenler darda kalmasın

Çünkü isyan bayrağıdır böğrüme saplanan sancı
Çünkü harcımı öfkeyle, imanla karıyorum
Ve kederin
Ve solgun yüzlü işçilerin üzerine
Dağ başlarının hırçınlığı savruluyor benden
Çünkü beni ateşiyle dimdik tutan kin
Çünkü benim gözbebeklerimde tutuşan şafak
Miting afişleri cesur pankartlar
Ve binlerce militan
Derin denizlerin aydınlığı
Zorlu sabahlar
Gökyüzü ve lale
Sıkılmış bir yumruk gibi giriyoruz hayata

Çünkü ben sevdigim kızı
Yaşamak gibi halkım gibi sevdiğim kızı ki şiirini yazamayan
Ve türküsünü söyleyemeyen halkım gibi
Binlerce ve binlerce kurşunlanan halkım gibi
Zincire vurulan
Şavaşlara yollanan
Vergilere bağlanan halkım gibi

Felç olmuş yalnızlıklara bırakarak
Büyük acıların ve göz yaşlarının içine bırakarak
Şiirlerimin bir bıçak gibi ışıldadığı
Devrim türkülerini
Ve baş kaldırmayı öğreten dudaklarını
Bir kere olsun öpmeden
Bir kere olsun tutamadan kaygısızca
Serin bir yaz gecesi gibi ürperen ellerini
Hatta boynunu ve ayak bileklerini
Bilemeden , Bilemeden, Bilemeden
Vurdum yüreğimi şanlı kavgaya
Barışın ve özgürlügün dağlarına yürüyorum işte
Yiğitsen uslandır beni
Ey yasakların, kahpeliğin
Ve soygunların koruyucusu
Türkü çağıran kızlarımı sustur
Ve kahraman oğullarımı mezar kaza kaza kederli, kızgın
Tohum serpe serpe hünerli
Ve sömürüle sömürüle bomboş
Ve açlığın ve zulmün izlerini
Derin uçurumlarında taşıyan ellerimi
Naçaklara ve tırpanlara sarılan ellerimi
Mavzerlere sarılan ellerimi
Zincirlere vur gücün yeterse
Ama adına yaşamak dersen
Re-zil-ce

Çatlayan tomurcuğun
Doğan çocugunü çığlığını duymadan
Gül benizli sevgilinin
Titreyen gögüslerini öpmeden doyasıya
Korka korka, yana yana
Hergün biraz daha derinden
Hergün biraz daha kapkara duyarak ölümü
Aç ve arkasız
Köpekleşerek yaşamak dersen
Bu yürek
Çat diye çatlasın be

Kirsiz passız
Arı duru özümüz
Namussuza kanlı hançer sözümüz
Çok uzaktır dostlar bizim yolumuz
Durana yürüyene bin selam olsun.

Gel gelelim parlayan güneşi
Emekçi kalkların
Kahraman halkların güneşini
Şehvetle içine dolduran toprak
Şimdi sımsıcak şimdi ulaşılmaz
Şimdi olgun meyvalarla dolu
Bahar bahçelerini sarmaktadır dünyaya
Ve gülbenizli sevgilinin dudaklarında hayat
Bizi aşka ve kavgaya çağırmaktadır
Bıçak kemiğe dayandıgı
Ok yaydan fırladığı için degil
Bu bezirgan saltanatı
Bu zulüm bitsin diye
Ağaran günler için
Yeni bir dünya uğruna
Yüzlerinde cesaretin onuru
Ve imanlı gücü döğüşen dünyanın
Ve ölüme
Gülerek koşan genç savaşçıların
Albayrakları dalgalansın
Dalgalansın, dalgalansın
Kinle boğuşan yorgun yüregi
Aydınlansın diye anamın
Dişleri sökülmüş kederli ağzı
Ağlamaya hazır gözleri
Safrası, ve sonsuz dağları eriten sabrı
Merhameti
Yani bir bütün halinde insanlığımız
Yunsun arısın diye durgun pınarlarda
Alınterinin namusu kurtulsun diye
Kurtulsun diye sıcak somun
Acı soğan ve çiçekli basmalar
Ahdettik, vefaettik
Kelle koyduk
Ölen ölür dostlar
Düşmanlar heyy
Kalan sağlar...

15 Aralık 2010 Çarşamba

Cop Demokrasisi


Hiç söylemedik, söylemeye de gerek duymadık. Ama şimdi söylüyoruz. AKP demokrat değil ve hiç bir zaman da olmadı. Buna inananlar, özellikle de işçi sınıfı hareketi içerisinde olanlar var mıydı bilmiyoruz ama son yaşananlar tartışmaya gerek kalmadan gösterdi AKP’nin demokrasi anlayışını. Cop demokrasisi ya da coplu demokrasi.

Mağdur değiliz. Mağduru oynamıyoruz. Bazı AKP yandaşı gazetecilerinin dediği gibi ne işiniz var oralarda sorularına ya da Nazlı Ilıcak gibi eyleme gidiyorsan bunları göze alacaksın türü açıklamalarına yanıt vermek durumunda değiliz. Bu duruma da şaşırmadık. Polisten hiçbir zaman başka bir şey beklemedik. Yıllardır yaptığımız eylemlere polis saldırır, gözaltına alır, savcılığa çıkar ya tutuklanır ya da serbest bırakılırız. Ama eylemleri yaparken sığındığımız bir ilkemiz var. Meşruluk. Meşruyuz çünkü bu ülkenin emekçilerinin, öğrencilerinin, ezilenlerin taleplerini haykırmak için alanlardayız. Gaz bombalı, coplu ya da tazikli sulu ya da onlarsız.

Başbakan, çalışma ofisi olarak kullandığı sarayda üniversite rektörleriyle buluştu, üniversite rektörlerine isteklerini sıraladı. Azıcık da olsa onları dinledi. Fakat üniversitenin asıl bileşenleri olan gençlerin söyleyeceklerini doğal olarak dinlemedi. Çünkü ideolojik grupları dinleme gibi bir derdi olmadığını açıklamıştı. Herkes bu ülkede ideolojisiz. Sadece eylem yapanlar ideolojik. Ama başka ideolojinin bekçisi olanlar saldırdı, dövdü, kırdı. Bu kez o kadar ileri gittiler ki burjuva medya günah çıkarma durumunda kaldı. Yandaş medya ise eylemci gençleri kadrolu eylemci ilan etti, polis bültenlerinin bir kelimesine itiraz etmeden. Polisten aldıkları resimleri kullanıp gençleri hedef göstermekten geri durmadı. Üniversite gençliğinin talepleri dışarıda bırakılarak olay orantılı gücün orantısızlığı boyutuna indirgendi.

Ardından anayasa uzmanı olarak geçinen Burhan Kuzu yumurtalardan nasibini aldı. O kadar sinirlendi ki rektörün ve dekanın istifasını istedi. Biliyoruz ki pek yakında utanmadan kendilerine karşı olanların da iktidarı olarak tüm Türkiye yurttaşlarını kucaklayacaklarını söyleyecekler. Ama karşıtsan yinede istifa et. Kamunun her alanında olduğu gibi!

Köprüyü Geçene Kadar

İktidarları döneminde YÖK’ün uygulamalarından rahatsız olduklarını, YÖK’ü kaldıracaklarını beyan ettiler durdular. Hatta Yeni Şafak ve bilumum gazeteleri rektörlük seçimlerinde daha önceki cumhurbaşkanının atamalarını eleştirip dururdu. Gül cumhurbaşkanı oldu, kaçıncı sırada seçilen rektörleri atadığı hepimizin malumu, küçük bir internet araştırması yeter. YÖK mü dediniz? İktidar kendilerinde, kendi başkanlarını atadılar, sorunsuz olarak üniversiteleri yönetiyorlar. Gerek kaldı mı onlar için YÖK’ü kaldırmaya. Adı değişir, şekli değişir ama zihniyet durur. YÖK’ü protesto eden gençler üniversitelere alınmaz, soruşturulurken YÖK türban için düzenlemeler yapılsın diye üniversite rektörlerine yazı yazar, bireysel özgürlüklerden bahseder.

Üniversiteler o kadar demokratiktir ki jandarmadan arındırılmıştır. Özel güvenlik birimlerinin insafına terk edilmiş, sivil polisler genel kültürlerine yenilerine eklemekte, robokoplar ise kapıda kafa patlatacak öğrenci avındadır. Üniversiteden şikayetçiyiz, bilimselliğini, ya da paralı eğitim uygulamalarından geçtik net iki talep ileri sürüyoruz. YÖK kaldırılsın, polis ve özel güvenlik birimleri üniversiteden çekilsin.

Düzen burjuva düzeni. Düzenden şikâyet etmene gerek yok, aykırı bir ses çıkar yeter. Aşağılanma, tehdit, hakaret. Yetmedi mi, gözaltı ve tutuklanmalar, olmadı Ergenekon. Çıkar istersen sesini. Hemen hizmetlileri sevdikleri kudretli iktidarlarını aklama peşinde. Mehmet Metiner diye bir gazeteci var. Polisin şiddetini ilk başta onaylamamış.fakat polis üzerinden iktidarın yıpratılmasına çok içerlenmiş, çünkü Türkiye Cumhuriyeti hiç olmadığa kadar demokratikmiş. Sonra polisler kendilerine görüntü göndermişler, gençler polise saldırıyor. Ağzından salyalar saçarak nasıl laflar ediyor televizyon ekranlarında, inanılmaz. Gazeteci dediğin tırnak içinde tarafsız olur. Yok böyle bir şey. Polislere saldırılmış, canı yanan polis saldırmış. Aslında sevinilecek bir açıklama. 30 kadar genç ellerinde yeşil Genç-Sen bayrağı ve plastik boru. Nasıl dar ediyor meydanı polislere. Tıpkı daha önceki eylemlerde söylediğimiz gibi kaskları da başlarına dar gele. En deneyimli polis ne hale geliyor ve Metiner bu duruma ağlıyor. Bu gazeteci paçavralarına daha fazlaları eklendi. Burada bahsetmiyoruz. Seviyoruz onları. Ne olmamak gerektiğini gösteriyorlar. Ama herhalde zamanında şeker yerine cop yalamışlar.

Yök, Polis, Medya; Bu Abluka Dağıtılacak

Geleceğimiz ipotek altındadır. Üniversiteli gençliğe ve bir bütün olarak gençliğe karşı dayatılan saldırı politikaları Bologna süreci olarak bilinen eğitimin özelleştirilmesinin bir sonucudur. Gençliğin ayrı bir kategorik örgütlenme olarak bu sorunlarla baş edebilmesi oldukça zordur ve bunun için mücadelenin sınıfsal karakteri ön plana çıkarılarak işçi sınıfı hareketinin talepleri ile birleştirilmelidir. Sınıf atlama, refah içinde bir hayat kurma, ailesi emekçi olan gençler için artık bir hayaldir. Gençliğin yaşadığı sorunlar toplumdan ayrı yaşanan sorunlar değildir. Geleceksizleştirme, güvencesiz çalışma, işsizlik ve kamu hizmetinin her alanının özelleştirilmesi sorunu, beslenme barınma ve ulaşım. Tüm bunlar yaşadığımız ortak sorunlarımızdır. Karşı karşıya olduğumuz sorunlar etrafında bir araya gelmek, eylem yapmak söz ve eylem örgütlemek en doğal hakkımız ve bu hakkı kullanmak için AKP demokrasisinden icazet beklemeyeceğiz.

Emekçilerin özgür üniversitesi için mücadelede kararlı olacağız. Mağdur değiliz, taleplerimizi savunuyoruz ve haklıyız. Emekçi çocuklarına karşılıksız burs, harçların kaldırılması mücadelemizin temel şiarlarıdır. Kaynağı da gösterelim; tüm eğitim masrafları kapitalistlerden alınan ek vergilerle karşılansın. "Eğitimde fırsat eşitliği" safsatasına karşı emekçilere eğitimde önceliği savunan taraftır tarafımız. Tarafımız sermayenin ücretli kölelik düzeninin, kirli savaşın, kokuşmuş burjuva yaşam tarzının, soyguncuların, talancıların, burjuva eğitimin ve burjuva üniversitelerinin karşısındadır. Ne YÖK ne de herhangi bir kurum. Üniversiteleri, üniversitenin bileşenleri yönetsin.

Bandista’nın çağrısı:

Tüm bunlar yaşanırken AKP demokrasisinin peşine takılanlara en güzel yanıtı Bandista verdi. 11 Aralık 2010 Cumartesi günü gerçekleştirilen An Gelir – Ahmet Kaya – Onsuz On Yıl etkinliğine katılmayarak. ‘Üniversiteler bizimdir, bizimle özgürleşecek’ diyerek haykıran kardeşlerimizi dayaktan geçirenler ve kolluk kuvvetlerinin bu tavrını “eli sopalı gençle görüşmeyiz” beyanıyla destekleyenlerle aynı yerde bulunmayacağız. Şarkılarımız onların kanlı ellerini yıkamak için değildir açıklamasında bulunarak.

Bandista’nın tavrı hepimizin tercümanı olmuştur. Ne şarkılarımızı ne şiirlerimizi AKP’ye ve diğerlerine bırakmayacağız. AKP zihniyeti yeni ortaya çıkmamıştır. Bu adamlar o zaman da vardılar, bakandılar, valilerdi, bürokrattı, belediye başkanıydı ve çıkıp bir laf etmediler. Şimdi ise değişen Türkiye ve demokrasi nutukları atıyorlar. Engin Çeber ölmemiş gibi, 19 Aralık katliamının sorumluları yargılanmış, Kenan Evren’in adı okullardan silinmiş ve Erdal Eren’in adı yaşatılıyormuş gibi.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Yarım Porsiyon Aydınlık


her zamanki köşenizde
her zamanki barınızın
önünüzünde viski ve havuç
ve bir eliniz çenenizde
kaşınız hafifçe yukarıda
bakışlarınız ne kadar bilgiç
hiçbir şey üretemeden
sadece eleştirirsiniz

sinemadan siz anlarsınız
tiyatrodan, müzikten
heykel, resim, edebiyat
sorulmalı sizden
ekmeğin fiyatını bilmezsiniz
ama ekonomik politika
karılarınızı döverken siz
ne kadar bilimselsiniz

bu yaz yine güneydeydiniz
bol rakı, güneş ve deniz
her şey bir harikaydı ancak
yerli halkı beğenmediniz
burda da orda da o aynı barlar
hep o aynı yarım porsiyon aydınlık
aynı çehreler, aynı laflar
vallahi hiç değişmemişsiniz

7 Aralık 2010 Salı

Cop Yalayıcıları...


Fotoğrafını gördüğünüz bu üç gazeteci müsveddesi, aslında insan müsveddesi, aynı gün yazdıkları yazılarla tıynetlerini bir kez daha ortaya koydular. Gündem, en demokratik hakkını kullanan öğrencilere polisin sille tokat saldırması, hastanelik edene kadar dövmesi, yerlerde sürüklemesi ve doğmamış bir bebeği annesinin karnında öldürmesi. Tüm bunları alt alta koyduğunuzda bile en hafif tabiriyle bir vahşet var ortada. Vandallık bu kadar aleni yapılınca burjuva basın da görmezden gelemedi olanları ve sahibini kızdırmak istemeyen bir edayla usul usul yazdı rezilliği.
Elbette birileri rahatsız olacaktı şanlı türk polisine böylesi insafsızca saldırılmasından. Ne de olsa polis görevini yapmıştı, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde toplumun güvenliğini tehlikeye atan teröristleri etkisiz hale getirmişti. Saldırıya uğrayan şanlı polisimizken, bölücüler yaptıkları haberlerle kolluk kuvvetlerimizi terörist ilan edecekti neredeyse. Birilerinin buna dur demesi gerekliydi ve bu üç cengaver, üç cop yalayıcısı, üç emir kulu, üç gazeteci ve insan müsveddesi görevi seve seve üstüne aldı.
Devrimci Radikal'in genel yayın yönetmeni teşkilattan küçük Eyüp hemen döşendi yazıyı. Polisimiz biraz abartmış olabilirdi ama asıl suçlu elbette öğrencilerdi. Yol kapatıp, arabalara saldırıp, camları indiren onlardı. Doğal olarak demokrasiyi suistimal etmiş ve polisin görevini yapmasına neden olmuşlardı. Eden bulurdu işte. Üstelik demokrasi baharı yaşadığımız şu günlerde, karakollarda insanlar çiçeklerle karşılanırken, işkencenin i'si bile kalmamışken artık bu olacak iş miydi? Fettullah Gülen kadrosundan dükkanın başına geçen sevgili Eyüp, şu işkencenin bittiği masalını bir de Engin Çeber'in ailesine anlatsana sen...
Devrimci Radikal'de ikinci yazıyı da Akif Beki attırıverdi. Öğrenciler oraya demokratik haklarını kullanmaya değil, Dolmabahçe'yi basmaya gelmişlerdi. Polisimiz gerekeni yapmasaydı toplantıyı basıp, ölüme bile neden olabilirlerdi. Ayrıca eylemleri zaten vandallık içeriyordu. Polisi tahrik etmek ve dayak yemek için gelmişlerdi oraya çünkü medyada yer bulmalarının tek yolu buydu. Kendi manyak mazoşist düşüncelerini öğrencilere yapıştırmaktan imtina etmeyen Beki'cik, hala Başbakanlığın fedaisi olduğunu düşünüyordu besbelli. Danışmanlık yaptığı o güzel günleri hasretle anıyor, daha fazla dayak diye çığlık atıyordu köşesinde.
Son yazı ise, kaleminden damlayan kanla ruh hastalığı kategorisinde birinciliği kimseye bırakmayacağını cümle aleme gösteren Mümtazer Türköne'den geldi. Mümtazer eylemci öğrencilere patolojik vaka, ruh hastası, marjinal dayak tutkunları olarak hitap ediyordu. Bu hastalıklı öğrenciler eylemlerden önce oturup konuşuyor ve en iyi dayak yeme tekniğini belirleyip polisin kendilerine saldırmasını sağlıyorlardı. Tek yol bu hastaları bir uzmana teslim etmek ve topluma zarar vermelerini engellemek için deli gömleğine sarmaktı. Nerden biliyordu peki Mümtazer bu yazdıklarını? Kendi kuşağında çok görmüştü de ordan. Elinde silah devrimci avlarken tanımıştı bunları, sokak aralarında insanları kurşunlayan politik hareketi sayesinde öğrenmişti hepsini, eline bulaşan kanları şimdi öğrencilerin üstüne sürerek aklanacağını düşünüyordu bu geçmişinden utanması gereken ruh hastası.

İşte bu adamlar 2010 yılının Türkiye demokrasisi göstergeleri. Hepsi iktidarla oldukça yakın ilişkiler kurmuş, bu ilişkileriyle toplumda düşünce adamı etiketine nail olmuş, memlekete demokrasi getiren AKP'nin kanaat önderleri. Bu adamlar için doğmamış bir bebeğin polis tekmeleriyle anne karnında öldürülmesinin bir sakıncası yok. İşkence edilmesinin, yerlerde sürüklenmenin, hapislere atılmanın, vurulmanın bir önemi yok. Bu adamlar işte memleketi burjuva demokrasisine geçiren taşları döşüyor. Uyanın artık, uyanın ve bakın etrafınıza. Okuldan atılan öğrencileri, sokaklara atılan işçileri, işkencede ölen Enginleri, anne karnında öldürülen yavruları görün ve bana memlekete demokrasi geldiğini anlatın bir kez daha yüzünüz kızarmadan.

6 Aralık 2010 Pazartesi

Doğmamış bebeği öldürmek


Bir yanda artık ülkenin ve üniversitelerin demokratikleştiğini iddia eden, AKP ve kuyrukçuları öte yanda onyıllardır kan kusturdukları Kürtlere, sosyalistlere, muhaliflere artık kendilerinin değil AKP ve yandaşlarının eziyet etmesini içlerine sindiremeyenler var. YÖK halen var, yine devrimci öğrencilere düşman, HSYK yine var, yargı yine muhaliflere kan kusturuyor, yine Kürt çocukları öldürülüyor, yine sosyalistler cezaevine atılıyor, yine öğrencilere ceza, soruşturma yağıyor. Kavga celladın kim olacağı kısaca.

Bu sene ise ayrı bir sertlikle başladı, üniversitelerden saldırı, soruşturma, ceza haberi gelmeyen gün geçmedi. Daha nereye kadar gidilebileceğini düşünürken, 2 gün önce şimdilik zirve geldi. Başbakan, İstanbul Valisi vs. demokrasi geldi diye konuşurken, dışarıda 4-5 farklı yerde sadece protesto haklarını kullanan sosyalistlere polisler biber gazları ve joplarla saldırıyordu. Polisler özellikle kasıklara tekme atıyordu.

Yere düşmüş bir kadın öğrenci hamileyim demesine rağmen özellikle tekmelerin hedefi oldu.


Bu vahşete karşı söylenenler, yazılanlar ise herkesin tıynetini ortaya koyuyor, iyi olmuş diyen faşist köpeklerle, çocuk gayrimeşru diyen yobazları zaten biliyorduk. Öğrencileri suçlayan AKP'yi de tanıyoruz, başörtüsünü serbest bıraktı diye dönek yalakalardan alkış alan Rektörleri de, Manisalı Çocuklar davasında Manisa Emniyet Müdürü olan İstanbul Eminyet müdürünü de. Ama kendilerini düşman gösterip her ne hikmetse tonla ortak özelliği olan iki farklı gruptan ise özde benzer ses geldi.

Birinci grup iktidar ellerindeyken şimdiki iktidardan farklı davranmayanlar, YÖK ellerindeyken kaç arkadaşımızın okuldan atıldığını, uğradığımız vahşi saldırıların hiçbirini unutmuyoruz, sizi affetmiyoruz.

İkinci grup ise kendilerinin özgürlükçü olduğuna iddia eden, ama ne hikmetse TSK dışında hiçbir hukuksuzluğa sesini çıkarmayanlar, bugün bunların en omurgasızlarından birisi "aklı sıra" şimdiki durumun iyi olduğunu göstermek için Mehmet Ağar dönemini hatırlattı. Kimse yokmuş sokaklarda dediğine göre, biz o dönemi hatırlıyoruz, arkadaşlarımız gözaltında kaybedilirken, her eyleme gittiğimizde işkence görmeyi gözönüne alıp gidiyorken, bunun gibiler korkudan yatağın altına saklanıyordu. Şimdiki gibi klavye delikanlılığı yapamıyordu internet olmadığından dolayı.

Tarih böyledir, zalimler de olacak, zalimlerin yalakaları da, ve elbette zulme direnenler de olacak. Bir müddet sonra bunun gibiler ya yeni iktidarlara yalakalık yapacak, ya da yine yatağının altına saklanacak. Sosyalistler ise hep olduğu gibi zulmün karşısında olacak.











4 Aralık 2010 Cumartesi

Buyrun Size Demokrasi

Bazı aklı evvellerin "demokrat" olarak niteledikleri AKP'nin son icraatını gururla sunuyor yandaki polisler. Başbakan, çalışma ofisi olarak kullandığı sarayda üniversite rektörleriyle buluştu bugün. Rektörlerle tarım politikalarını konuşmayacağına göre, konuşacağı şeyin üniversiteler olduğunu tahmin etmek zor değildi. Konu bu olunca, üniversitelerin gerçek sahipleri öğrenciler de oraya gittiler elbette. Oraya dediysem, sarayın önüne değil elbette yakınına, daha fazla yaklaşmak yasaktı tabii.
Geçen sene ve bu sene üniversitelerde yaşanan şiddetin, baskının, polis terörünün, uzaklaştırmaların, okuldan atmaların, cezaevine göndermelerin ardı arkası kesilmiyor. Her okulda öğrencilere saldıran özel güvenlikçiler, polisler ve faşistler zaman zaman boyalı burjuva basınında bile gündem oluyor hatta! Son olarak başbakanı protesto eden öğrencilere 15 ay hapis cezası verildikten sonra, bu görüşmeyi fırsat bilen öğrenciler de bugünkü toplantıda seslerini duyurmak istedi. Pankartları, dövizleri ve sloganlarıyla, burjuva demokrasisinin bile izin verdiği eylemlerine başladılar. Sonrası ise rezillik. Gözü dönmüş polisler, tekme ve tokatla saldırdı öğrencilere. Öyle bir dövdüler ki bir arkadaşımızı ağır yaraladılar. En demokratik hakkını kullanan bu insanlar, pek demokratik AKP ve başbakan sayesinde bir kez daha örgütlü teröre maruz kaldılar.
Daha önce de yazmıştık. Üniversitelerde devlet terörü artıyor. Ağzını açan, sesini çıkaran dövülüyor, ceza alıyor, vuruluyor. Bunların hepsi de, memlekete demokrasi getiren AKP'nin politikalarıyla uygulanıyor. Tüm bunlar yaşanırken AKP'nin kalemşörleri kendi "Taraf"larında başbakanı yalamaya devam ediyor, bazı "solcu" arkadaşlar da bu adamlarla kol kola demokrasi yürüyüşleri düzenliyor. Bugün yaşananlar bir istisna değil, bir rutin. Ama biz biliyoruz, tüm bu saldırılara, teröre rağmen susturamayacaklar, sesimizi kesemeyecekler. Onların demokrasi yalanlarına inanmıyoruz. Gerçek yüzlerini her gün görüyoruz ve bu gördüklerimizle midemiz bulansa da, öfkemiz her gün büyüyor.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Gündeme Dair Kısa Kısa



Emperyalistler Anlaşamıyor
Önce Güney Kore’nin başkenti Seul’de, ardından Portekiz’in başkenti Lizbon’da iki önemli zirve gerçekleştirildi. 12 Kasım’da gelişmiş 20(G-20) olarak bilinen ülkelerin devlet başkanları ekonomik krizden kurtuluş yolu olarak gördükleri kura müdahale kapsamında bir araya geldiler. Fakat zirve sonucunda bir uzlaşma yaşanmadı. Özellikle ihracat ve düşük kur üzerindeki tartışmalar ABD, Çin ve Almanya arasında yaşandı. Türkiye’den başbakanın katıldığı zirvede tek kabul edilen IMF’nin daha güçlü bir hale gelmesi için sermayesinin 374 milyar dolardan 750 milyar dolara yükseltilmesi oldu. Bu zirvelerin toplanma amacı, dünya pazarının küresel sermayeye açılması için önündeki engellerin kaldırılması ve emek karşıtı politikalar konusunda uzlaşarak uygulamaya koymaktır. Emekçilerin bu zirvelerden kendilerine yarar bir sonuç beklentisi içine girmelerine ya da ulusal gurur adına “bakın biz de burada temsil edildik” gibi boş böbürlenmelerine gerek yoktur. Dünya işçi sınıfının daha fazla sömürüsü için var olan bu kurumlardan ve diğer tüm uluslararası finans birliği paktlarından çıkılması emekçilerin yükseltmesi gereken talep olmalıdır.
Nato’dan Çıkılsın
G 20 zirvesinin hemen ardından yapılan NATO zirvesine damgasını vuran ise  füze kalkanı projesi oldu. İki kutuplu dünya sisteminde kendisine düşman olarak eski SSCB ve uydusundaki ülkeleri gören NATO, şimdi kendine yeni düşmanlar yaratıyor. Düşman olarak geçen ülkelerin adının yer almaması Türkiye’nin müdahalesinin sonucu olarak görülüp AKP ve yandaşları tarafından önemli bir zafer olarak sunulsa da, Fransa devlet başkanı düşmanın kim olduğunu “bizde kediye kedi derler” diyerek Ortadoğu’yu işaret etti. Sonuçta ülke adı geçmese de herkesin kabulü tehdidin Asya kıtasından gelecek olmasıdır. Türk medyasında ve burjuva siyasetinde gündem NATO’nun bölge halkına getireceği yıkım ve savaşlar değil, füze kalkanı projesinde komutanın kimde olacağıydı. Tabii ki komutanın kimde olduğu bellidir, İncirlik’ten kalkarak Irak ve Afganistan halkının üzerine yağdırılan bombaları kim komuta ediyorsa, komuta sahibi de o olacaktır. Zirveye tam kadro katılan Türkiye sonuçta NATO’nun ileri karakol olma işlevini sürdürmüştür ve bunu bir kez daha tasdik ettirmiştir. Dünya halklarına ölüm getirmekten başka bir anlamı olmayan NATO’ dan bir an önce çıkılmalıdır. Emperyalist yatırımları korumakla sorumlu NATO sadece burjuvazinin çıkarlarını korumakla mesuldür. NATO ve BM kapsamında çeşitli görevler yapan birlikler derhal ülke içine çekilmelidir. Halklar arasında savaş ve çatışma çıkarmaktan başka bir amacı olmayan NATO’nun üsleri kapatılmalıdır. NATO ya da herhangi bir uluslararası gücün dünyanın herhangi ülkesine yönelik askeri ve sivil müdahalesinin karşısındayız.
Avrupa İşçi Sınıfı Ayaklanıyor
Emperyalist ülke burjuvazileri için yeni tehdit daha güçlü bir şekilde belirmeye başladı. Dünyanın geri kalan ülke halklarını gözünden çıkarmış olan emperyalistler, içinden geçmiş oldukları bu kapitalizmin en derin krizinden çıkmış değil. Üstelik krizden çıkmak için birbirleriyle rekabet edip arkasından dolanırken, rekabet gücünü korumak ve krizden çıkmak için kendi işçi sınıflarına karşıda bir saldırı yürütüyor. Sağlık ve eğitim alanın tamamen özelleştirilmesi sürecini, ücretlerdeki düşüş ve artan sayılardaki işsiz işçiler takip ediyor. Üstelik çalışma koşulları ve sosyal güvenlik sistemi daha da ağırlaştırılıyor. Ama bu kez başta Avrupa işçi sınıfı olmak üzere büyük itirazlar geliştiriliyor. Fransa’da emeklilik yaşının 60 tan 62’ye çekilmesine yönelik başlayan direnci ülkenin dört bir tarafına yayılan grevler takip etti. Benzer süreçler İspanya, Portekiz, İtalya’da da yaşanmakta. Üniversite eğitiminin paralı hale getirilmesi olarak algılanan ve öğrencileri bankaların kredilerine tuksak eden harçların üç kat artırılmasına karşı İngiliz gençliği seferber olmuş durumda. Bu seferberliğe geleceklerinin ipoteklenmiş olduğunun farkında olan lise öğrencileri de katılıyor. İngiltere’deki öğrencileri takip eden İtalyan gençliği üniversitelerde bütçe kısıtlaması ve özelleştirmeye imkan tanıyan reform tasarısına karşı "Aslanlar gladyatörlere karşı" yazılı pankartlar açarak Colessium ve Pisa Kulesi'ni işgal etti.
Tüm bu önlemler AB’nin ve Euro’nun da geleceğini etkileyen krizden çıkmak için uygulanan tasarruf planlarının sonucudur. Yunanistan Kasım ayı ortasında tasarruf planını açıkladı. Sağlığa ve güvenliğe ayrılan bütçe kesilecek, emekli ücretleri düşürülecek. IMF’den aldığı 110 milyar Euro’luk yardımın karşılığında diyet olarak 4 adet Airbus uçağı olmak üzere adalarda yer alan kumarhane işleten şirketlerin hisselerini satıyor. Yine bu plan kapsamında yedi askeri hastaneyi kapatırken, Atina havalimanını, Savunma şirketi Hellenic Defence Systems’i demiryolu operatörü Trainoise, madencilik şirketi Larko ve Gaz şirketi DEPA’yı özelleştirecek. İflasın eşiğinde olan İrlanda da benzer bir paket açıkladı: sosyal devlet, kamu çalışanları, asgari ücret ve emeklilik gibi alanlarda kesintiler, vergi artışı Bu planları sadece Yunanistan ve İrlanda uygulamakla kalmayacak; krizden çıkmak için tüm AB ve etkilenen ülkeler uygulayacak. İrlandalı emekçiler bu kemer sıkma planlarına karşı sokaklarda, Yunanistan emekçileri bu planlara karşı yeni bir grev dalgası örgütlenmeye hazırlanıyor. Kasım ayı içinde Avrupa çapında genel grevlere tanık olduk. Fakat Avrupa işçi sendikaları birliği(ETUC) bürokrasisi bu grevi Avrupa birliği genelinde uygulamaktan kaçınıyor.
Tüm bu yaşanan gelişmeler kapitalistlerin mantığını ülke adı fark etmeksizin gösteriyor. Emekçilere saldırmak. Kriz kapitalizmin krizidir ve sorumlusu emekçiler değildir. Fakat her ekonomik kriz durumunda rahatlıkla başarılan krizin ve işsizliğin nedenlerini göçmen işçilere atmak oluyor ve bu da milliyetçiliğin Avrupa işçi sınıfı ve gençliği arasında yükselişi sonucunu üretiyor. Ekonomik kriz ve işsizlik gösterilerek Avrupa’da yaratılan yabancı düşmanlığının krizi çözmeyeceği; krizi çözecek olan tutumun emekçilerin tüm kıta çapında sergileyeceği ortak duruştur. Avrupa çapında bir genel grev.
Sendika Bürokrasisi İşçilere Saldırıyor
Avrupa’da bu gelişmeler yaşanırken Türkiye’de sendika bürokrasisi uğursuz rolünü oynamaya devam ediyor. Tekel direnişini sonlandıran, işçileri evlerine geri döndüren Tek- Gıda İş bürokrasisi ve başkanı Mustafa Türkel, İstanbul’da Tekel işçilerinin mücadelesinin 1. Yıldönümü öncesinde Levent’te direniş çadırı kuran işçilere saldırdı. Tekel işçilerinin sürdürdükleri mücadele her Pazar akşamı Galatasaray meydanından Taksime yapılan yürüyüşle sürüyor. Tekel işçilerinin güvencesizliğe ve 4-C’ye karşı sürdürdükleri bu mücadelenin yanında olmayı sürdüreceğiz. Referandumun kabul edilmesi ardından sendikal özgürlüklerin daha kolay yaşam bulacağını düşünenler yanılmaya devam ediyor.  Sendikalı oldukları için işçiler işten atılmaya devam ediyor. Mersin’de kurulu bulunan Akdeniz Çivi Fabrikası işçileri Birleşik-Metal İş’e üye oldukları için işten çıkarıldı. Çıkarılan işçiler ve destek veren sınıf kardeşlerinin CHP işgali işçilerin gözaltına alınmalarıyla sonuçlandı ve işçiler işlerine geri dönemedi. Patron CHP üyesiydi ve CHP genel başkanı partisinin her konuşmasında taşeronlaştırmaya karşı çıkıp işçilerin örgütlenmesinden yana olduğunu söylüyordu. Bünyesinde yüzlerce patron ve mütahit barındıran CHP bu yüzden işçi sınıfının sorunlarını çözemez. Yine CHP’li Buca belediyesi 6 emekçiyi işten çıkardı. Üstelik direnen işçilerden Batigül Tunç bayrağı Türkan Albayrak’tan devraldığını söylüyordu. Türkan Albayrak da sendikalı olduğu için işten atılmış kararlı mücadelesi ile işine geri dönen Türkan Albayrak’ı CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu direniş alanında ziyaret etmişti.

AKP’nin İşçi Düşmanlığı
AKP hükümeti de boş durmuyor. Referandumun sendikal özgürlükleri getireceği noktasında seçim kampanyası yapan AKP referandumun hemen ardından emekçilerin örgütlenme özgürlüğünden ne kadar uzakta olduklarını ve sermayenin temsilcisi olarak bunu gerçekten istemediklerini göstermiş oldular. Taşeronlaştırmaya devam ediyor, sendikal özgürlükler yerine sendikalı oldukları için işten atmalara devam ediyor. Hükümet sendikalara el atıyor, etki altına aldığı sendika bürokrasileri ile mücadeleleri etkisiz kılıyor, sendikal rekabeti iş yerlerine taşıyor. Sendika bürokrasileri de sendikal rekabet dolayısıyla birbirleriyle uğraşmaktan hükümetle uğraşmayı, işçinin taleplerini dillendirmekten geri düşüyor. ÇAY-KUR ve Kardemir Karabük’te yaşananlar budur. İktidar yandaş sendikasını kullanarak işçileri kendi politikalarına yedekliyor. Oysa bizim dillendirdiğimiz talep sendikaların devletten ve iktidardan bağımsız örgütler olmasıdır. Bunun için mücadele etmeliyiz. Sendika önündeki kotaların düşürülmesi ve örgütsüz sendikasız bir işçi kalmayana kadar mücadeleye devam etmeliyiz.
Sağlığın özelleştirilmesi planı kapsamında aile hekimliği uygulamaya sokuldu. Bu sayede tüm sağlık ocakları kaldırılıp özel hastanelere ve sigorta şirketlerine sağlık hizmeti piyasasından yaralanmaları için pay sağlanıyor, hastane zincirleri ile sağlık çalışanları iş güvencesinden yoksun olarak çalıştırılıyor ve hastalar piyasanın kurallarının insafına terk ediliyor. Eğitimde f@tih projesi ile seçim yatırımı yaparken AKP hükümeti 300 bin öğretmen açığını görmezden geliniyor.24 KASIM dolayısıyla öğretmenlere güzel sözler söylerken, ücretli öğretmen çalıştırılmasıyla bizzat devlet güvencesiz-sigortasız çalışmanın uygulayıcısı haline gelerek öğretmen adaylarını güvencesizliğe mahkum bırakıyor.
İşçiler Birleşin
Geçen yıl 25 Kasım grev ile yukarı doğru ivmelenen sınıf hareketi ne yazık ki, Avrupa emekçilerin vermiş olduğu mücadeleden oldukça uzak durumda. Fakat ısrarla işçi sınıfına ve gücüne güvenmekten başka bir seçeneğimiz yok. Sınıfının ortak mücadelesinin başarılması noktasında tüm işçi ve emek örgütlerinin bir program etrafında ortaklaştırmak ve bu çabayı uluslararası deneyimlerle birleştirme zorunluluğunu unutmadan bu doğrultuda gerekli olan bir hattın örülmesi doğrultusunda mütevazi bir çabanın parçası olmalıyız. Sendikalarımızı reddetmeden sendikaların içinde yer aldığı bir emek cephesinin hayata geçirilmesinin krizin etkisini tüm dünyada olanca şiddetiyle gösterdiği bu dönemde gerekli olduğunu söylüyoruz.

26 Kasım 2010 Cuma

Pınar Selek gülümsedikçe umudumuzu kaybetmeyeceğiz


Zor yıllardı, ülke bir korku tünelindeydi ve hiçbir yerden ışık gözükmüyordu. Yargısız infazlar, işkenceler, ev baskınları azalsa da devam ediyor, her eyleme polis saldırıyor, gençlere dahası çocuklara onar yirmişer yıl cezalar veriliyordu. Çok değil 10-15 sene öncesi. O günlerde Mısır Çarşısında bir patlama oldu, olay sorgusuz sualsiz emniyet ve her zamanki/her iktidardaki tartışmasız müttefiki medya tarafından bombalı eylem olarak ilan edildi. Oysa daha sonra açıklanacak bilirkişi raporlarının çoğu bomba olmadığını söyleyecekti (11 rapordan sadece ikisi bomba dedi). Suçlu ise bulunmakta gecikmedi, sosyalist bir avukatın sosyolog kızı Pınar Selek suçlu ilan edildi. Duruşma süresi hukuk skandallarıyla geçti, tek kelime Türkçe bilmeyenlerden alınan Türkçe ifadeler, hakkında sürekli değişen ifadeler, patlayanın ne olduğunun bir türlü anlaşılamaması. Ve elbette Pınar Selek'in gördüğü işkenceler. Bir hukuk komedisine dönüşen mahkemeler sonrası Yargıtay bir kez daha müebbet cezası verdi.

12 yıl boyunca hakkında somut hiçbir kanıt olmayan Pınar Selek'e karşı, iktidar yalakası medyanın tavrı ise hiç değişmedi. 98'de de, 2010'da da O'nun suçlu olduğuna insanları inandırmaya çalışanlar var. İşlerine gelince yargıyı yerden yere vuranlar, şimdi yargının elbette bir bildiği var diyorlar. Çünkü O'nun savundukları, Kürtler, politik kadınlar, eşcinseller her iktidar için nefret edilmesi doğal olan gruplar. Aslında O'nun her iktidar ve yalakaları tarafından düşman görülmesi O'nun yanında neden durmamız gerektiği için yeterli.

Ben çok bunaldığımda O'nun bir fotoğrafına bakıyorum, hemen her fotoğrafında o kadar güzel gülümsüyor ki bütün kasavetim dağılıveriyor.

Pınar'ı kurban etmek isteyenler, O'nun gülüşüne kurban olsun.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Komedi sürüyor; Devrimci Hanefi


 Bir Devrimci Karargah davasıdır gidiyor 1.5 senedir. 27 Nisan 2009'da Orhan Yılmazkaya'nın yaşadığı eve düzenlenen ve Yılmazkaya'nın öldürülmesiyle sonuçlanan operasyonun ardından devlet, örgütün çökertildiğini bizzat açıklamıştı oysa ki. Arada 1.5 sene geçti, Devrimci Karargah operasyonları sürdü, Troçkistler, SDP genel başkanı, bağımsız devrimciler gibi pek çok cenahtan alakasız isim bu operasyonlarda gözaltına alındı, tutuklandı. Birbiriyle hiçbir politik benzerliği olmayan bireyler ve yapılar, aynı torbanın içine doldurulup aynı davadan mahkum edildi. Bu davanın saçmalığına tam alışmaya başlamıştık ki, bu kadarına da yuh dedirtecek bir hareket geldi devletten.
Devlet içindeki cemaat yapılanmasını ifşa ettiği kitabından sonra başına bir şeyler geleceğini herkesin bildiği Hanefi Avcı, Devrimci Karargah'a yardım ve yataklıktan içeri atıldı. Devletin üst düzey bir bürokratı, polis, emniyet müdürü ve profesyonel işkenceci olan bu şahıs, işkence ettiği isimlerle aynı örgütten olduğu gerekçesiyle cezaevinde. Neresinden tutsak elimizde kalıyor.
AKP'nin üç adet çuvalı var. Eski kontrgerillarla ulusalcıların tümünü doldurduğu Ergenekon çuvalı. Kürt siyasetinin seçilmişlerini doldurduğu KCK çuvalı. Ve devrimcilerle sol muhalefeti doldurduğu Devrimci Karargah çuvalı. Hanefi Avcı'ya üçüncüsü layık görüldü. Bu şahsın cezaevinde olmasına elbette hiçbir itirazımız yok. Kendisi ve aynı cenahtan işkenceci arkadaşları yıllar önce cezaevine girmeli ve hala orada olmalıydı zaten. Ancak Avcı yaptığı işkencelerden, işlediği cinayetlerden orada olmayı hak ediyordu. Yıllarca bu "hizmetleri" taktir edilen bu şahıs, yazdığı kitabında yıllarca gül gibi geçindiği cemaate sataştığı anda soluğu içeride alıverdi. Bu durum bize memleketin demokrasi seviyesini anlatmaya yetiyor. Solcuları, demokratları öldürdüğün sürece sorun yok, ne zaman cemaate bulaşırsın, o zaman yandın. İşte size sınırları genişleyen, herkese yeten o güzel demokrasi. Tepe tepe kullanın...

31 Ağustos 2010 Salı

Aşağılık hırsızlar


 KPSS'de yaşananlardan hepiniz haberdarsınızdır sanıyorum. Bir grup pislik, insanların aylarca geceli gündüzlü çalıştığı, dershanelere eli mahkum milyarlar kaptırdığı, tüm umutlarını bağladığı kpss'nin sorularını çalıp mail yoluyla birilerine dağıttı. O birilerinin kim olduğu, işin içinde ceberrut kemalist devlet bürokrasisinin mi yoksa devlet kadrolarında kendilerine yer açılması için büyük bir tutkuyla elinden geleni yapan cemaatin mi olduğu henüz bilinmiyor.
Ama bu ikisi çok da farklı değil neticede. İkisi de bizim emeğimizi çalmada, kendi yandaşlarını devletin içine doldurmada, kadrolaşmada, hırsızlıkta kardeşler çünkü. Kavgaları mührün kimin elinde olacağı ve kimin taraftarlarının daha büyük mevkiilerde yer alacağı kavgası. Bunun için bizi, emekçileri harcamakta, yok saymada saniye tereddüt etmeyecekleri de ortada.
Bu rezalet karşısında hala yetkililer çıkıp "evet kopya var" diyemiyor. Bir önceki sene 0 çeken kadınların ertesi sene kocalarıyla aynı sayıda net yapıp full çekmeleri, aynı evde yaşayan insanların yanlış olan soruları bile doğru cevaplaması, mail adreslerine düşen soruların ham hallerinin ele geçirilmesi yeterince ciddi kanıtlar değil demek ki. Şimdi ne olacağını bekliyoruz. On binlerce insanın gecesini gündüzünü verdiği bir sınavda hakları çalındı ve ne olacağı belirsiz. Devlet hırsızlığı kimin yaptığını belirleyip kararı da ona göre verecek gibi, ne de olsa kadrolara girmiş 5000 küsür yandaş öyle kolayca silinip atılamaz...

24 Ağustos 2010 Salı

Bu gözleri unutmayın, geleceğiniz bu gözlerde




Haber çok kısa;
"ATAŞEHİR’deki Rotary Lisesi’nin inşaatında çalışan Muğla Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Edebiyatı 2. sınıf öğrencisi Ömer Çetin (20), üçüncü kattan düşerek hayatını kaybetti. Çetin’in okul masraflarını çıkarmak için günde 30 TL yevmiye ile çalıştığı, geceleri de inşaatta kaldığı belirtildi. "

Ömer Çetin; Ağrı'nın Tutak ilçesinden, 7 yaşından beri çalışıyor ve masraf olmasın diye gece de inşaatta kalıyor. Çalıştığı inşaat bittiği zaman o okulda okuyacak burjuva çocuklarının haftalığını bir ayda kazanmak için, daha kısa süre önce arkadaşı Şerzan Kurt'un linç edildiği Muğla'da, "Çağdaş Türk Edebiyatı" okuyabilmek için öldü.

Şimdi tartışılan anayasa değişse ne olacak Ömer ve onun gibi milyonlarcası için. Ömer için birşey değişmiyorsa benim için de birşey değişmiyor. Anayasanız batsın.

En üste koyduğum fotoğrafa iyi bakın, geleceğimiz o gözlerde.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Kartlar Açık Oynanıyor

 Yüksek Askeri Şura toplantısı, memleketin alışkın olduğu üzre 2 günde sona erip yeni paşalar sevinç içinde kışlalarına koşturmayınca; sivil-asker suni gerginliğinin tavan yaptığını anlamış olduk. Tayyip ve taifesi, uzun süredir ilmek ilmek işledikleri planlarının meyvelerini toplamaya başladı ve TSK'nın üst kademesini manevra yapamayacak duruma getirerek atamaları tamamen kilitledi.
Tek derdi laik devleti ve bu sözde demokratik devletin kendilerine verdiği imtiyazları korumak olan darbeci-jakoben gelenekten gelen paşalarsa bu "şeriatçılar" karşısında el pençe divan durmanın ve sokaklarda yeni bir tank geçişi organize edememenin sıkıntısını yaşıyor. Bu süreçte, tarihsel bir gereklilik olarak gizliden gizliye sürdürülen pazarlıklar tüm memleketin gözü önünde yapıldı, "ben o paşayı istemem, bunu isterim" demeçleri havada uçuştu. Tüm bu olan bitenin ardından, sekizinci günde bu krizin çözüldüğü haberini aldık. İki tarafın da gönlünü hoş edecek, türbanlı eli sıkmayan paşaya Genel Kurmay başkanlığı yolunu da açan, ismi darbe iddianamesinde geçen paşaya terfi verdirmeyen bir çözüm herkesi rahatlattı. Ancak bu süreç bize bir kez daha kendi güçsüzlüğümüzü hatırlattı. Halkı yalandan bir laik-anti laik ekseninde toplayan ve sorunun bu olduğu yalanlarını üreten sistem; karşısında örgütlü bir sınıf olmayınca burjuvazinin kendi arasında açıktan kavga etmesinde de sakınca görmedi.
Kürt sorununda, işçi düşmanlığında, sömürüde ve kan dökmede ruh ikizi olan "laikler ve anti laikler", "darbeciler ve demokratlar", "cumhuriyetçiler ve şeriatçılar", kendi egemenlik alanlarını bir adım daha genişletebilmek için aralarında bu kavgaları yapıyorlar, hem de örgütlü bir sınıfın olmadığını bildikleri için açıktan birbirlerine vurmaktan kaçınmadan yapıyorlar. Bu kayıkçı kavgasını bitirecek tek güç işçi sınıfıdır. Toplumu gerçek çatışma olan emek-sermaye çatışması etrafında örgütlemek ve kanımızı emen tüm egemenlerin tekerlerine çomak sokmak da bizim görevimizdir.

20 Temmuz 2010 Salı

Özel Ordu: Katiller sürüsü yeniden

 Kürt sorununu çözme iddiasıyla ortaya çıkıp bu yükü taşıyamayan, açılım adı altında yapmaya çalıştığı şeyi eline yüzüne bulaştıran, kamplardan çağırdığı barış elçilerini cezaevlerine dolduran, henüz 12 yaşındaki Kürt çocuklarını "terörist" damgasıyla 20 sene hapislere yollayan, DTP'yi kapatan, seçilmiş belediye başkanlarını elleri kelepçeli mahkeme salonlarına getirtip tutuklatan, sözde demokratik yeni anayasasında Kürt sorununda hiçbir adım atmayan AKP, milyonlar çözüm beklerken yine silaha ve şiddete başvuruyor.
Muhalefetle yaptığı görüşmelerin ardından RTE'nin Kürt meselesindeki çözüm önerisi ortaya çıktı: Özel Ordu. Kürt halkının hiçbir demokratik talebine kulak vermeyen, "analar ağlamasın" popülizminden öte topluma hiçbir şey söyleyemeyen AKP, çözümü yine kanla getirmeye niyetleniyor. Özel ordu dedikleri şeyin ne menem bir illet olduğunu bu memleketin Kürtleri, solcuları, ezilenleri gayet iyi biliyor aslında. 90'lar boyunca uygulanan Ohal'de kulak kesen, sorgusuz sualsiz işkencehanelerde insanları parçalarına ayıran, binlerce faili meçhule ve işkence olayına imza atmış olan Jitem'in, özel harekatın modern hali bugün çözümün anahtarı olarak karşımıza getiriliyor.
Akan kanı durdurmakla görevli olan siyasi iktidar, daha fazla kan akıtarak her şeyi çözebileceğini düşünüyor. Ancak, bu memlekette 30 yıldır uygulanan inkar-şiddet-kan siyasetinin hiçbir çözüm getirmediği çok açık. Bugün siyasi iktidarını kuvvetlendirmek için Kürt sorununda daha faşizan ve daha vahşi bir söylem tutturan AKP, bu ülkeyi yeni bir şiddet dalgasının ortasına atıyor. Bizler daha fazla silahla, daha çok kanla, daha fazla tabutla barışın gelmeyeceğini biliyoruz. Bu kanın sona ermesini ve silahların susmasını istiyoruz. Artık bu memleketin çocukları birbirini öldürmesin diyoruz ve bunu sağlamakla görevli olanların da görevlerini yapmaları gerektiğini belirtiyoruz.
Katillerinizi bu ülke haklarının üzerinden çekin artık...

16 Temmuz 2010 Cuma

Faşistlerin ahlakı ve aklı?




10 Temmuz Srebrenica katliamının 15. yıldönümüydü, insanlık tarihinin yüzkaralarından olan bu katliamı kısaca hatırlatmak gerekirse;
http://stalker-21.blogspot.com/2010/07/srebrenitsa-1995-2010.html

Herneyse asıl bahsetmek istediğim konuya geleyim, bu katliamı yapanların faşist olduğu su götürmez bir gerçekken, bizim ülkemizdeki muadilleri Bosna'yı kana çeviren bu faşist köpeklerin sosyalist olduğunu iddia ediyorlar. Kendileri inanıyor mu bilemem, büyük oranda gerizekalı olduklarından dolayı mümkün bu ihtimal. Bu faşist katillerin en bilinenlerinden birisi olan Arkan'a (namı diğer Kaplan Arkan) sahip çıkmaktan hicap duymayanlar da var. Lazio taraftarları, ve Türkiye'de bu katliamı yapanların sosyalistler olduğunu söyleyen tosuncuklarımızın çok büyük kısmı ise Lazio hayranı, tabii bu tosuncuklar lafa geldiğinde bu katliamı lanetlediklerini söylüyor. Maraş'ta, Çorum'da Alevi diye bebekleri ikiye bölen, hamile kadınların karınlarını baltayla parçalayanlar utanmadan Sırp faşist katillerini lanetlediklerini söylüyorlar. E peki aşağıdaki resimde "Kaplan Arkan onurumuzdur" yazan Laziolu faşistleri yere göğe sığdıramamak nedir?

Akıl mı? Akıl ne gezer la faşistte.

13 Temmuz 2010 Salı

Memleket yanıyor

 Ülkenin özellikle doğusunda tırmandırılmaya çalışılan savaş, her alanda bu memleketi ve üzerinde yaşayan halkları yakmaya devam ediyor. Her gün ailesine ulaşan gencecik asker cesetleri, ailesine bile ulaşamadan yok edilen "düşman" gençler derken ülkenin üzerindeki dumanlar iyice koyulaşmış durumda.
Son haftalarda Cudi, Gabar ve Rubarok'ta başlatılan yangınlar da durmadan devam ediyor. TSK'nın aralıksız bombardımanları ve saklanacak alan bırakmamak niyetiyle başlattığı yangınlara bugün de yenileri eklendi. İki hafta önce Cudi Dağı'nda çıkan yangının, yanacak yer kalmayınca kendi kendine sönmesinin ardından, Gabar Dağı'nın uzantısı olan Kilis Dağı bölgesinde askerlerin yaktığı ormanlar ve Şemdinli’nin Rubarok bölgesinde de araziler yanmaya devam ediyor. Köylülerin müdahale etmesine izin verilmeyen bu yangınların ne zaman söneceği ise belirsiz.
Bu ülkede barışı ve insanca yaşamayı isteyen bizler, sorunların silahla-ateşle-yangınla çözülmeyeceğini biliyoruz. Sorunları çözmekle yükümlü olanları da bir an önce bu gerçeğin farkına varmaya ve akan kanı durdurmak için hemen harekete geçmeye çağırıyoruz.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Orta oyunu sürüyor: Anayasanız batsın...

 Anayasa Mahkemesi, AKP'nin 12 Eylül anayasasına yaptığı makyajın küçük bir kısmını iptal etti ancak paketin özünde bir değişim olmadı. Zaten Anayasa Mahkemesinin yapacağı düzeltmeden nasıl bir hayır gelir o da ayrı tartışma konusu. Bu hayatta tek derdi, laik-kemalist burjuva devletin varlığını devam ettirmek olanların, kendilerinin cumhuriyetle kazandıkları ayrıcalıklı konumu kaybetmemek kaygısıyla yaşayanların bize bir hayrı olmayacağı muhakkak.
Onlar; anayasada işçiler lehine hiçbir düzeltme yapılmamasıyla, memura grevli toplu sözleşme hakkı tanınmamasıyla, Kürt sorununu ve savaş ortamını ortadan kaldıracak düzenlemeler yapılmamasıyla, örgütlenme özgürlüğünün sağlanmamasıyla, siyasi partiler kanununda değişiklik ya da seçim barajının düşürülmesi konusunda hiçbir şey yapılmamasıyla ilgilenmiyorlar. İlgilendikleri tek şey, yoksulların teriyle-kanıyla ayakta kalan devletin laik olup olmaması.
AKP ise revize ettiği 12 Eylül anayasasıyla sınıfsal karakterini zaten ortaya koymuş durumda. Daha önce yazdığımız gibi, "İşçi ve memurlar için grevli toplu sözleşme; yok...Örgütlenme özgürlüğünü sağlayacak düzenlemeler; yok...Siyasi partiler kanununda bir değişiklik, barajın kaldırılmasına dair bir düzenleme; yok...
12 Eylül anayasasının özü yine korunuyor, işçi sınıfı için değişen bir şey yok, Kürt sorununda akan kanı durduracak bir irade yok. Yapılmak istenen şey; demokratlık maskesi altında darbe anayasasını restore etmek ve daha güçlü bir hale getirmektir."
Biz bu durumda, "Bu da ileri bir adım, bu değişikliğe evet demeliyiz" diyenlerin safında değiliz. Cunta anayasasının özü kuvvetlendirilirken, halk anayasa değişiyor-demokratlaşıyor masalıyla kandırılıyorken kimse bizden evet dememizi beklemesin. Umudumuz, ulusalcılar gibi Anayasa Mahkemesi'nde falan olmadığı için hayal kırıklığı da yaşamıyoruz. Bu tahtıravallinin bir ucundaki kemalistlerle diğer ucundaki AKP'lilerin Kürt sorununun kanla çözülmesinde, işçi düşmanlığında, savaşta, sömürüde nasıl da kardeş olduklarını gördükçe durduğumuz yerin doğruluğundan da emin oluyoruz. Safımız emekçilerin safıdır, isteyen ulusalcıların, isteyen islamcıların peşine takılsın, biz yola koyulduk geliyoruz... 

6 Temmuz 2010 Salı

Kana Doymuyorlar...

 Yan taraftaki gazete kupürü, 3 Temmuz 2010 tarihli ZAMAN gazetesinden. Madımak'ta provakasyon olmuş diyor utanmazlar, bununla da yetinmiyorlar otelde bir "yangın çıktığını" yazıyorlar, kimse yakmamış yani 35 canımızı.
Biz bu adamları tanıyoruz, hem de çok yakından tanıyoruz. Sivas'tan, Maraş'tan, Çorum'dan, Gazi'den tanıyoruz. Devletlerinin sadık katilleri olarak döktükleri kandan tanıyoruz. Almanya'ya, Fransa'ya kaçırılıp yaşadıkları o hayatları biliyoruz.
Bizden tarihi fazla kurcalamamamızı, üzeri örtülmüş cinayetleri yeniden hatırlatıp toplumsal "barış"ı zedelemememizi istiyorlar ya, dünkü yazısında Yıldırım Türker çok güzel özetliyor aslında durumu;
Linç tehdidiyle sürdürdükleri sıkıyönetimin adıdır, barış.
Haydi tekrarlayalım: Biz katliamcıyla, işkenceciyle, darbeciyle barışmak istemiyoruz.

29 Haziran 2010 Salı

Kimse nedensiz kaçmaz...

 Kapitalizm, Avrupa'nın göbeğinde milyonlarca insanın terini çalarak, kanını dökerek kurduğu yalandan refah toplumunu korumak için kan akıtmaya devam ediyor. Yeni dertleri: Göçmenler. Büyük Avrupa devletlerinin istisnasız tamamı göçmenlerden nefret ediyor. Onlardan kurtulmak için her yolu denerken, yenilerinin gelmesini engellemek için ise kan dökmekten bile çekinmiyor. Fas, Tunus, Türkiye gibi ülkeler Avrupa'nın sınır karakolu görevini yapıp göçmenleri imha etmek ve alıkoymakla görevlendirilirken, bunun için AB fonlarından para alıyorlar.
Türkiye-Yunanistan sınırındaki Ege'de, Fas-İspanya arasındaki kanalda tekneleri batırılan, öldürülen genellikle Afrikalı göçmenler artık sıradan. Avrupalılar yıllarca ülkelerini işgal ettikleri, atalarını katlettiği, şimdi kapitalizmle ucuz işgücü ve pazar olarak sömürmeye devam ettiği milyonlarca insanı ülkelerinde görmek istemiyor. Bunu engellemek için öldürmekten de geri durmuyor.
"Göçmenlerin zekâ testine tabi tutulmasını savunuyorum. Bu konuyu tabulaştırmamamız gerekir." Bu cümle, Avrupa'da yaşanan akıl tutulmasının, yükselen faşizmin en açık göstergesi. Cümlenin sahibi Almanya Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) Partisi Berlin eyalet teşkilatından İçişleri Politika Sözcüsü Peter Trapp. 28 Haziran'da bu açıklamayı yapan Trapp, kendi hastalıklı fikirlerini ifade etmekten öte, Avrupa'da son yıllarda iyice yükselmeye başlayan faşizmin ve göçmen düşmanlığının temsilciliğini yapıyor.
Biz biliyoruz ki kimse nedensiz kaçmaz. Kapitalizm milyarları açlığa, sefalete, savaşlara mahkum ederken, tüm bunlardan sorumlu olanların kanla çizdikleri sınırları kapayıp sırça köşklerinde oturmaya hakları yoktur.

28 Haziran 2010 Pazartesi

Kekik Toplarken Gelen Ölüm

 Anadolu ajansının geçtiği çatışma haberlerindeki tarzı kanıksadık. Bilmem ne ilinin hangi mezrasında güvenlik güçlerinin teslim ol çağrısına ateşle karşılık verilen teröristlerle girilen çatışmada X terörist ölü ele geçirildi. Açılan ilk ateş sonucunda Y güvenlik kuvveti şehit oldu.
Hep bu anonsla çatışma haberlerini izledik. Bugün de buna benzer bir anons hazırlanmak üzereyken vali duruma müdahale etti. Hatay valisi Mehmet Celalettin Lekesiz, Hassa ilçesinin Dedemli köyü Şekerim Deresi mevkisinde PKK üyelerine karşı konuşlanan güvenlik güçlerinin kekik toplayan köylüleri, terörist sanarak ateş açtığını söyledi.
Haber bu. Şimdi yıllar önceye gitmek yok. Daha yakın zamanda Ceylan Önkol. Hala gözleri üzerimizde olan Uğur Kaymaz ve babası. Bunlar bildiklerimiz. Ya köylüyle gerillaya ayırt etmek zor diyen askeri   yetkililer ve gerilla hesabına yazılan öldürülen köylüler. Daha yeni Erzincan'da 70'lik ninemiz ateş arasında kalarak yaşamını yitirmişti. Bu ülkede yargısız infaz var derken dut yemiş bülbül kesilen liberaller hangi açıklamaların ardına sığınacak? Savaş çığırtkanları kimlerin üzerine yolluyacak orduyu?
Nerde teslim ol çağrıları? Hani mertçe savaşan güvenlik kuvvetleri? Kekik toplayan köylülere teslim olun çağrısını Italyanca ya da Fransızca mı yaptılar? Yoksa İsrail'in taşeronu olabilecekleri için ibranice mi?
Hadi çağrıyı duymadılar, üzerinize sizin kekik mi serptiler. Kekiklerden mi korktu koca tabur? Ama olay Hatay değilvde kürt coğrafyası olsaydı, biz yine anadolu ajansının bildik haberini duyacaktık, güvenlik kuvvetlerinin başarısını destek sunacaktık.
Çok geçmişe gitmeye gerek yok, gençliğinin baharında bir nesil “bin operasyon” adı altında yargısız infazlarda “hücre evlerinde” ölü ele geçirildiler. Üstelik silahları da vardı. İki kalem, Che posteri ve okumaktan sararmış sol yayınlarından Felsefenin Başlangıç İlkeleri.
Katliamcı gelenek sürüyor. Ama bu yazıyı yazarken Grup Kızılırmak’ın Gidenlerin Ardından albümü aklıma geliyor. Kendisi de katledilen Musa Anter’in sesinden “Ve cellat uyandı yatağında bir gece. Tanrım bu ne zor bilmece. Öldükçe çoğalıyor adamlar. Oysa ben tükeniyorum öldürdükçe.”
61 yaşındaki Ali Dalmış ile 62 yaşındaki Mustafa Fil savaşın bedelini canları ile ödediler. Hiç düşünmüşler miydi acaba köylerinin en güzel kayalıklarında kendi oğulları gibi gördükleri askerler tarfından üzerlerine ateş açılacağını. Oğullarından ve torunlarından ayrı kalacaklarını.

24 Haziran 2010 Perşembe

Kazım; Şair ceketli çocuk...

 Kazım gideli tam 5 yıl oluyor. Uzun süre dövüştüğü kanser illetine yenilip sonsuzluğa gideli, içimizde doldurulması imkansız bir boşluk bırakalı tam 5 koca sene oldu. Onun için ne söylesek eksik kalır, güzelliğini, insanlığını anlatmaya kelimeler yetmez Kazım'ın. Çernobil'in bu ülkede öldürdüğü binlerce insandan biri oldu o güzel çocuk. Memleketinin çay tarlalarına, yaylalarına, dağlarına çöken radyasyonun kurbanı oldu. Ama bu ölümlerden ders alınmıyor elbette. Memleketin kuzeyine, güneyine, doğusuna, batısına nükleer santral inşaa ediyorlar. Nice güzel Karadeniz çocuklarını, Kürt çocuklarını, Arap çocuklarını öldürmek için halka yalanlar atıyorlar, enerji diyorlar..
Biz bu yalanları yemiyoruz. Nükleer santrallerinizle, kar hırsınızla, lanet olası sisteminizle hayatımızı elimizden almanıza, çocuklarımızın gencecik ölümlere mahkum olmasına izin vermiyoruz. Onun için Kazım güzel sesli bir çocuk değil işte bizim için ve o yüzdendir ki anısı mücadelemizde yaşayacak...

"Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar'a, ateş hırsızlarına, Ernesto 'Çe' Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz...


Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya."

KAZIM KOYUNCU

39 yaşında; özlemle...

23 Haziran 2010 Çarşamba

Bu mudur çözümünüz???

 Türkiye'nin doğu ve güneydoğusunda yıllardan beri devam eden savaş son bir aydır şiddetini artırdı. Üstelik artık "En büyük asker" yalanlarıyla savaşa gönderilen çocuklar ölürken, rahat evlerinde huzurla da oturamıyor iki yüzlüler. Şehirler de savaş alanı haline geldi ve bombalar metropollerde de patlıyor.
Yoksullar birbirini öldürürken, gencecik çocuklar "düşman" dediklerini 20 yaşında toprağın altına gönderme emirleri alırken, bu kanı durdurmakla sorumlu olanlar savaşı körüklemekten başka bir şey yapmıyor. Asmak, OHAL, tedbir gibi kelimeler sivil hayatta da baskıların artacağına, olası kimlik çatışmalarının körükleneceğine işaret ediyor. İki gün önce bir kadının kocasını terkedip başka birine kaçması olayının bile PKK karşıtı gösteriye dönüşmesi ve ilçedeki Kürtlerin linç edilmeye çalışılması toplumun faşistlerce nasıl kışkırtıldığını kanıtlıyor.
Bu duruma önlem almasını beklediğimiz, savaşı durduracak inisiyatifi üstlenmesi gereken hükümetin ilk tedbiri ise akıllara durgunluk veriyor; Mahalle muhtarlarını ajanlaştırmak. Ankara'da emniyet müdürlüğüne çağırılan mahalle muhtarlarından, mahalledeki herkes hakkında istihbarat toplamaları ve bu bilgileri polislerle paylaşmaları istendi. Yani bize hizmet etmekle görevli olan muhtarlar artık bir ajan gibi bizi izleyecek, en ufak bir şüphede polise ismimizi verecek ve "terörist" listeleri oluşturacak..Hükümetin çözümden anladığı, savaşı durduracak yöntemi bu işte. Yıllarını "Komünist" listeleri hazırlamakla, listedeki isimleri sokaklarda vurmakla geçiren bu kafalardan başka da bir çözüm beklenemez zaten. Bu savaşı egemenlerin durdurmayacağı, varlık nedenlerini ortadan kaldırmamak- her daim ellerini güçlü tutmak için düşük yoğunluklu bir savaşı isteyecekleri ortaya çıkıyor. Ortaya çıkan bir başka gerçek de; bu savaşı ancak işçi sınıfının, kan dökmeyi ve savaşı reddeden kitlelerin durdurabileceği. Operasyonlar durdurulsun, silahlar sussun.

22 Haziran 2010 Salı

Yeter ulan yeter, durdurun bu kanı..

 Türkiye'de kan akmaya, gencecik çocuklar toprağa düşmeye, analar ağlamaya devam ediyor. Üstlerinde üniformayla askere giden Türk yoksulları, Kürt yoksullarıyla savaşıp düşüyor. Bir o taraftan ölüyor, bir bu taraftan. Değişense bir şey yok. Yaşarken bir karış toprağı olmayanlar, bu topraklar uğruna ölüp gidiyor. Sivil hayatta ölümü akrabaları dışında kimse tarafından önemsenmeyecek Ahmetler, Mehmetler, Muratlar; askerken öldüğünde kahraman oluyor. 3 gün sonra ise unutulup gidiyorlar.
Bu savaşı durdurma görevi omuzlarında olanların hiçbir şey yapmayacağı aşikar. Tek söyledikleri "Vatan sağolsun" Yoksullar onlar için ölmeye devam ettikçe, onların üzerinden daha fazla para kazanacakları o muhteşem vatan...
Bu savaşı durdurabilecek tek güç işçi sınıfıdır. Kardeş kanı dökmeyi reddeden, milliyetçi buhranlarla mobilize olmayan, burjuvazinin kar savaşında piyon olmayı kabul etmeyen işçiler anaların göz yaşlarını durdurabilir ancak.
Yeter artık dursun bu kan. Operasyonlar durdurulsun, silahlar sussun...

17 Haziran 2010 Perşembe

Bu kadar açılım fazla geldi di mi?


Bugün, Türkiye'de sahneye konan 'açılım' piyesinin resmi olarak bittiği gün olarak kayıtlara geçti. Biz bu açılım yalanının bir parmak bal çalma, kandırma, oyalama olduğunu en başından söylüyorduk. DTP'nin kapatılması, halkın oylarıyla seçilmiş onlarca belediye başkanının cezaevine gönderilmesi, yaşı 10-14 arasında değişen yüzlerce çocuğun taş attığı için terörle mücadele yasasından yargılanması ve hapishanelere gönderilmesi gibi örnekler zaten görmek isteyene her şeyi anlatıyordu. Son bir ay içinde tırmandırılmaya çalışılan çatışmaların faturası ise bugün kesildi; Kandil'den gelen barış gurubu üyeleri tutuklandı.
Yaklaşık bir aydan beri Kürt sorununda silahlar yeniden konuşmaya başlamıştı. PKK tek taraflı olarak ilan ettiği ateşkesi bitirdiğini açıklamış, Türk ordusu hava ve kara harekatlarına hız vermiş, yeni tabutlar Türk ve Kürt yoksullarının cesetleriyle dolmuştu. Savaş çığırtkanlarının ellerini ovuşturmalarına sebep olan bu tabloda son nokta da bugün kondu ve Türkiye devleti 6 ay önce dağdan gelen ve mahkeme tarafından o gün öyle gerektiği için serbest bıraktığı militanları, bugün örgüt propagandası yaptıkları gibi saçma bir gerekçeyle tutukladı.
'Analar ağlamasın' gibi bir sloganın arkasına sığınıp demokrat gözükmeye çalışan, diğer yandan ise bölgede seçilmiş her belediye başkanını ve çocukları cezaevine atmakla meşgul olan AKP'nin gerçek yüzü bu son gelişmelerle bir kez daha ortaya çıktı. Sorunu çözmek gibi bir dertleri olmadığı, iç politikada hanelerine artı yazdıracak her meseleyi sömürmek ve bundan rant sağlamak amacında oldukları tescillendi. Bu olanların ardından memleketi daha sıkıntılı, çatışmalı ve acı günlerin beklediğini tahmin etmek zor değil. Gencecik çocukların cansız bedenleri yine birilerinin seçim malzemesine, birilerinin faşist saldırganlıklarına malzeme olacak. Bizim sözümüz ise net; artık kan dökülmesin, operasyonlar durdurulsun, silahlar sussun...

Ölüme inat Ankara'ya geliyorlar


Silikozis...Kot taşlama işçilerinde sıklıkla görülen bir hastalık. Her gün kıçımıza giydiğimiz beş para etmez kotları taşlarken, akciğerlerine yerleşen silika maddesinin ölüme sürüklediği işçiler, ölüme inat seslerini duyurmak için Ankara'ya geliyor.
22 Haziran'da Abdi İpekçi parkında aileleriyle birlikte 3 günlük oturma eylemi yapacak işçiler. Kar hırsının onları nasıl öldürdüğünü, iş güvenliğini sağlamayan patronların hayatlarını nasıl çaldığını, devlet denen ceberrutun daha düne kadar onları korumak ve bakımlarını üstlenmek için hiçbir şey yapmadığını haykıracaklar. Ankara'daki dostların, vahşi kapitalizmin merdiven altlarında ölüme gönderdiği işçileri yalnız bırakmayacaklarından eminiz.
Birleşen işçiler yenilmezler...

13 Haziran 2010 Pazar

Hesaplaşma günü korkunç olacak


Dün belki de bu ülkede tarihin en aşağılık köşe yazılardan birisi yazıldı. Yazıyı buraya aktarıp yeniden ne kendi midemi ne de sizinkini bulandırmayayım. Burjuvazi iğrençleşmekte sınır tanımadığını gösterdi yine. Troçki'nin dediği gibi; "Görkemli bir tablo: Burjuvazi kahvaltı yapar, öğle yemeği yer, akşam yemeği yer, ve proletarya bu işleri “kontrol eder”; boş bir mideyle." Kimse şaşırmasın bu kadının yazdıklarına sebep de aramasın, bunun tek bir açıklaması var "sınıf kini". Ama herkes bilsin ki "işçilerin de sınıf kini" var. Ve zamanı geldiğinde o duygunun neler yapabileceğini herkes görecek.

Engels ile bitireyim yine;
"Öteki dünya hiç şüphesiz yoksullarındır, bu dünya da er ya da geç onların olacaktır"

11 Haziran 2010 Cuma

Yine Haziranda eksildik...

Söyleyecek çok fazla şey yok aslında. Güzel adamlardan oluşan Bandista'nın ritmini tutan Ali Aslanbay, kansere karşı verdiği mücadeleyi kaybetti ve aramızdan ayrıldı. Acımız büyük. Anısı mücadelemizde yaşayacak...

7 Haziran 2010 Pazartesi

Köpekler yine kudurdu


Üniversitelerde yaşanan faşist saldırılar son aylarda inanılmaz bir hızla arttı ve artmaya da devam ediyor. Baharın gelişiyle birlikte zincirlerinden boşanan ve polis-özel güvenlik desteğiyle üniversite öğrencilerine saldırmaya başlayan faşistler, onlarca öğrenciyi yaraladı, Muğla'da da Şerzan Kurt'u öldürdü. Bu saldırılar her zaman olduğu gibi Kürt öğrencilere ve devrimcilere yönelik olarak düzenleniyor ve ülkü ocaklarından, alperen ocaklarından sivil faşistlerin, özel güvenlikçilerin, sivil ve resmi polislerin katkılarıyla gerçekleştiriliyor.
Üniversitelerde mayıs ayı başından beri yaşanan faşist terör yüzünden 176 devrimci gözaltına alınırken, 5'i ağır 9 kişi yaralandı ve Şerzan Kurt Muğla'da katledildi. Antep'te, Ankara'da, İzmir'de, Kocaeli'de yaşanan saldırılara son olarak Giresun eklendi. Faşistlerin dağıttığı ve Kürtlere hakaretler içeren bildiriyi almak istemeyen Giresun Üniversitesi Fizik bölümü öğrencisi Cumali Salık, yurt yönetiminin ve güvenliğinin gözü önünde bir grup köpek tarafından demir sopalarla dövülerek hastanelik edildi. Cumali'nin durumu hala ciddiyetini koruyor ve hayati tehlikeyi atlatabilmiş değil.
Biz bu faşist çeteleri tanıyoruz. Nereden geldiklerini, kim tarafından beslendiklerini biliyoruz. Onlar şimdi meydanı boş bulduklarını ve rahatça uluyabileceklerini düşünüyorlar. Bu katillere bir kez daha sesleniyoruz; faşizmi döktüğü kanda boğacağız. Yola koyulduk, geliyoruz...

5 Haziran 2010 Cumartesi

Devlet de katil olduğunu kabul etti...

Biraz geç kaldık yazmak için ama yazmasak olmazdı. Zira ilginç bir gelişme yaşandı geçtiğimiz hafta içi Türkiye'nin bu çok yoğun gündemi içinde. Metris cezaevinde işkenceyle öldürülen Engin Çeber davasında karar açıklandı ve Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesi Metris Cezaevinde 2. müdür olarak görev yapan Fuat Karaosmanoğlu ile infaz koruma memurları Nihat Kızılkaya, Selahattin Apaydın ve Sami Ergazi'yi müebbet hapis cezasına mahkum etti.
Engin Çeber 28 Eylül 2008'de Yürüyüş dergisi satarken gözaltına alınmış, önce karakolda ardından da cezaevinde işkenceye maruz kalmış ve devlet eliyle katledilmişti. Yıllardır sokaklarda vurulan, işkencehanelerde öldürülen bu memleketin çocukları olarak mahkemeden çıkan karara elbette şaşırdık. Devletin kendi cinayetini kabullenmesi ve Engin'i öldürdüğünü itiraf etmesinin ardından cezaların gelmesi bu ülkenin alışık olmadığı bir durum. Her ne kadar olayda dahli, ihmali bulunan 39 kişi mahkeme tarafından serbest bırakılsa da, 4 işkencecinin müebbet ceza alması hukuk ve insanlık adına sevindiricidir. Ancak şunu da söylemek gerekir ki, temyiz, üst mahkemeler derken çıkan bu kararın da bozulacağını tahmin etmek zor değil. Biz, vatandaşlarını katleden ve bunu da itiraf eden bir devletten adalet bekliyor değiliz. Bekleyenlerin de bulamayacağını biliyoruz...

3 Haziran 2010 Perşembe

Capitalism kills, kill capitalism


20 Nisan'da BP'nin (British Petroleum) Meksika Körfezindeki platformunda patlamalar meydana geldikten sonra denize petrol sızıntısı başladı. Platform patlamadan 2 gün sonra battı, günde 3 milyon litre ham petrol denize sızıyor, platformun 300 km uzağındaki kıyılara ulaşmış durumda ve eni 500 kilometre uzunluğuna ulaştı (toplamda 25 bin kilometrekarelik bir alan). Patlamalarda platformda calışan 11 işçi öldü. Patlamanın sebebi, son aşamada devreye girmesi gereken güvenlik önleminin başarısız olması. MMS'in (denetleyen kurum) itiraf ettiği üzere bu güvenlik sistemiyle ilgili BP'den herhangi bir güvence alınmamış, bunun sebebi ise BP'nin agresif, aceleci ve aşırı riskli kapama metotları. Daha basit bir tabirle, daha kısa sürede daha ucuza maletme çabası. Şimdiye kadarki durumuyla bile gelmiş geçmis en büyük petrol felaketi sayılıyor, görünürde durdurabilecek bir çözüm de henüz bulanamadı. Son deneme de başarısızlıkla sonuçlandı. Körfez savaşı sırasında Saddam Hüseyin'in yaktığı petrol kuyularının görüntülerini yayınlarken her türlü dezenformasyona başvuran (Norveçteki bir kaza sonrası petrole bulanmış karabatak görüntülerini yayınlayan uluslararası medya pek sesini çıkarmadı bu sefer.

Kapitalizm bizi katı fosil yakıtına mahkum etmek istiyor, onu dünyanın vazgeçilmeyecek tek enerji kaynağı olarak dayatıyor. Fosil yakıtların elde edilmesi ve işlenmesi hem pahalı hem de çevreye geri dönüşümsüz zararlar veriyor. Yenilenebilir, çevreye zarar vermeyen, daha düşük maliyetli enerji ise tercih edilmiyor. Güneş, rüzgar ve su ile elde edilebilecek enerji türleri kapitalizmin kar hırsı nedeniyle yaygın kullanıma sokulmuyor. Kapitalizm bizi öldürmeden biz kapitalizmi öldürelim.


Bıraktım acının alkışlarına 3 Haziran 63'ü...

 Kendisiyle aynı memleketli olmaktan büyük mutluluk duyduğum sayılı isimlerden biridir Nazım usta. Öyle Türklük falan gibi saçmalıklar beni gururlandırdığı için değil elbette, yazdığı o muhteşem dizeleri bir çevirmenin hızarından geçmeden okuyabildiğim için.
Geçen yıl pek özgürlükçü ve demokrat AKP tarafından vatandaşlığı iade edilen Nazım 3 Haziran 63'te göçmüştü buralardan. Ona vatandaşlık hakkını lütfedenlerin bilmediği ve anlayamayacağı gibi bir dünya vatandaşı olarak doğmuş ve öyle ayrılmıştı aramızdan.
Şiirleri sonsuza kadar çınlayacak gök kubbenin altında ve bize insanlık yolunu göstermeye devam edecek şüphesiz. Rahat uyu usta, yola koyulduk...

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Katil olan halklar değil devletlerdir / Faşizme geçit yok...

 Katil ve korsan İsrail devleti bir kez daha kan döktü. Dünyanın birçok yerinden gelen ve Gazze'deki ablukaya rağmen Filistin halkına insani yardım taşıyan sivillere, uluslararası sularda saldıran İsrail devleti, şimdilik 19 insanı öldürdü, onlarcasını da yaraladı.
İsrail devleti, Yahudilerin yaşadığı büyük felaketin ardından korsan bir biçimde Filistin topraklarında kurulduğu günden beri faşist ideolojisiyle tüm Ortadoğu halklarına kan kusturuyor. Hitler'in zulmüden en çok çekenlerden olan Yahudiler, bu zulümleri unutmuşçasına davranıyor ve siyonist devletleriyle dünyada anti semitizmin yükselmesine neden oluyor. Bugüne kadar yalnızca Filistin halkına karşı işledikleri insanlık suçlarını saymak bile sayfalar dolusu yazıya neden olur.
Dün sivil gemilere gerçekleştirilen saldırı da bu halkaya bir yenisini ekledi. Bu katliam üzerinden tüm dünyada tepkiler yükseliyor. Ancak özellikle Türkiye'de görülen bir gerçek var, o da bu tepkilerin Hitler'in haklı olduğunu iddia edecek kadar insanlık dışı boyutlara varmış olduğu. Din kardeşliği üzerinden İsrail düşmanlığı yaratan İslamcı kitleler, alenen faşizmi yükseltiyorlar. İş, Yahudilerin iğrenç insanlar olduğunu iddia etmeye kadar varıyor. Memleketin İslamcısı-faşisti, elbirliğiyle yeni bir 6-7 Eylül provası yaparcasına sokaklarda bayrak yakıp, taşlayacak Yahudi evi arıyor. Deniz Gezmiş ve arkadaşları Filistin kamplarında eğitim alırken öldürecek devrimci arayan, CIA-MOSSAD eliyle büyütülen-kollanan Abdurrahman Dilipak ve türevi adamlar, bugün çıkıp timsah gözyaşlarıyla Filistin için ağlama yüssüzlüğünü bile gösteriyor.
Bu noktada çok dikkatli olmak gerekir. Unutulmamalıdır ki, katil olan halklar değil devletlerdir. Ve her devlet, en az İsrail kadar katildir. Siyonist İsrail devletinin yıkılmasını ve Ortadoğu halklarının laik-demokratik-ırkçı olmayan bir Filistin devletinde yaşamasını isterken; İslamcılar ve faşistler gibi anti semitizm rüzgarına kapılmamak ve uyanık olmak gerekir. Bizler, halkların değil devletlerin düşmanıyız. Ve insanlığın yanında yer alan her dinden, dilden, ırktan, cinsiyetten, yaştan insanı da faşizme karşı mücadeleye çağırıyoruz.

Tanklara karşı taş, özgür Filistin kazanacak...

Kaymakam mısın Mit misin?

30 Mayıs 2010 Pazar

Dikkat, kuduz köpek var!

 Ankara, Bahçelievler'de yedi Türkiye İşçi Partili genci faşist katil Abdullah Çatlı ve itlerden oluşan ekibiyle katleden Haluk Kırcı bugün tahliye edildi. 1978'deki katliamın ardından 7 kez idam cezası alan, ancak yatarı 70 yıla indirilen, ardından 36 yıl ceza uygun görülen Kırcı, 1991'de 1 cinayet işlemiş gibi yapılan hesap sebebiyle mahkumiyetinin 10. yılında tahliye edilmişti. 1996'da yakalanan katil, bu kez de nezaretten kaçırılmış ve 1999'daki Susurluk kazası sonrası yakalanıp 4 yıl ile cezalandırılmıştı. Yanlış tahliye kararları, devlet tarafından bir türlü bulunamaması vs. derken, Haluk Kırcı 7 pırıl pırıl genci öldürmenin cezasını 20 yıl bile içeride yatmadan ödemiş oldu ve aramıza karıştı.
Şimdi ağzındaki salyalarla aramızda dolaşıyor. Onu koruyacak yüksek mevkii sahibi abileri vasıtasıyla yaşamının geri kalanını padişah gibi geçireceği muhakkak. Bu devletin adaleti, hukuku, vicdanı bu işte. Biz sizi tanıyoruz, katliamlarınızdan, yitirdiğimiz canların acılarından, ağzınızdaki salyalardan tanıyoruz. Buradan tanımayanları da uyarıyoruz; dikkatli olun, aramızda bir kuduz köpek daha var artık...