27 Mayıs 2011 Cuma

Bahardan alacağımız var


Hep denir bahar ayları insanın kanının daha hızlı aktığı, daha heyecanlı daha tutkulu olduğu zamanlardır. İnsanlar daha yoğun duygular yaşadığı zamanlar. Ahmet Telli'nin şiirindeki gibi sevdadan uzak kalmamak için kavgadan uzak kalmayanların ayları. Neler olmadı ki bahar aylarında, 8 Mart 1857 grevci kadınların yakılması, İşçi Sınıfının ilk kez iktidarı eline aldığı Paris Komününün onur dolu 70 günü, 1 Mayıs 1886 8 saatlik işgünü direnişi, 68 Mayısı. Bu topraklarda da durum farklı değil, dünyanın belki de en görkemli günü Newroz'un 21 Mart'da.

Direnişlerin bu kadar fazla olduğu zamanlarda katliamlar, en cesurların katledilmesi de kaçınılmaz. Zaten 8 Mart'ı da, 1 Mayıs'ı da günümüze taşıyan bu katliamlar, 1871 Mayıs'ın da "Vive la commune" diye kurşuna dizilen Fransız Proleterleri de, Kawa'nın Demirci Dehak'a isyan ettiği günü kutlarken katledilen Kürtler de halen bu dünyadan umudu kesmememizin nedenleri.

Kızıldere'den, Dörtlere, darağcındaki fidanlardan 16-17 Nisan destanını yaratanlara, Kemal Pir'den Mehmet Akif Dalcı'ya, Kaypakkaya'dan 1 Mayıs 96'ın dört kızıl gülüne direniş ve kanla dolu bahar bu topraklarda. Halen başımız dikse bunca soytarılığa rağmen onların sayesinde. Bu kadar kan ve onurla dolu baharın sonu da yine aynı şekilde oldu.

Hüseyin Cevahir, Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan 31 Mayıs 1971 günü direnerek hayatlarını kaybettiler. Bize dik durmanın onurunu bırakarak. Hüseyin Cevahir İstanbul'da yoldaşı Mahir Çayan ile savaşarak, diğerleri ise Nurhak dağında destan yazarak. Çok kişi anlamayacak, neden onların rahatça yaşamak varken hayatlarını ortaya koyduğunu, çünkü onları anlamayanlar bilmiyorlar ki "diz çökerek yaşamaktansa, ayakta ölmek yeğdir" cümlesinin en çok bahara yakıştığını.

Bizlere gösterdiğiniz yolda bütün seneyi bahara dönüştürmek bizim boynumuzun borcudur.


"onlardan haber geldi.
oradan
onlardan.
gömlekleri kirli değil
çatık değilmiş kaşları.
yalnız biraz
uzamış tıraşları.
"yandık!"
dememişler.
dayanmışlar biliyorum.
"dayandık!"
dememişler.
gözleri gülerek
bakıyorlarmış adama.
şakaklarında taze bir yara varmış ama,
çatık değilmiş kaşları.
yalnız biraz
uzamış tıraşları.."








26 Mayıs 2011 Perşembe

Yeni Reis RTE...



Malumunuz, seçimler yaklaşıyor. Parti liderleri alanlarda, boyunlarında gittikleri şehrin takımının atkısı vaatleri sıralıyorlar. Pek fazla bir şey vaad edemediklerinden olsa gerek, her miting onuncu dakikadan sonra siyasetteki hasmına laf sokma, "şeref, haya, adamlık" dersi verme, bir şeyleri ispat etme çağrısı yapma komikliğine dönüşüyor. Ait olduğu siyasi kültür ve ideolojik altyapıya rücu eden mi ararsın, aslında umrunda bile olmayan meselelere çözüm üretme derdine düşen mi ararsın, kaset rezilliğinden kendine ekmek çıkarmaya çalışan mı ararsın, hepsi mevcut memleketin meydanlarında.

Bu süreçte başbakan Erdoğan ilgi çekici bir performans sergiliyor. Demokrasi kahramanı, özgürlük yanlısı, sivilleşme mimarı başbakanımız gemi iyice azıya alıp herkese sallıyor kürsülerden. Türkiye tarihinin en alçakla katliamlarından birinin yaşandığı Maraş'a gidiyor ve Kemal Kılıçdaroğlu'ndan bahsederken "Biliyorsunuz kendisi alevi kökenlidir" diyerek dinleyicilerine aleviliği yuhalatıyor mesela. O şehirde alevilerin nasıl katledildiğinin, ana karnındaki bebelerin parçalanarak öldürüldüğünün bir önemi yok muzaffer özgürlük kahramanımız için, sözlerini duyan alevi düşmanlarından üç beş oy fazla alsın da gerisi hikaye.

Aradan biraz zaman geçiyor, eylemsizlik halindeki Pkk militanlarının sınırın öte yanında öldürülmesi hakkında "Ergenekoncu askerlerin marifeti" diye yumurtlayan liberal gönül dostlarını ters köşeye yatırıyor ve "Ordumuz nerde olsa bölücü terörle savaşacaktır. Kendilerinin görevi budur ve layikiyle yerine getirmektedir" diye muştuluyor mesela. Pkk'nin seçimlere kadar eylemsizlik kararı almasının, yükselen gerilimde insanların sokaklara dökülecek olmasının, yeni acıların/çatışmaların yaşanacak olmasının hiçbir önemi yok kendisi için. Bu sözlerini duyan Kürt düşmanlarından üç beş oy fazla alsın da gerisi hikaye.

Aradan biraz daha zaman geçiyor, Hakkari'de 100 kişiye miting yapabilmenin öfkesi daha geçmeden, Kılıçdaroğlu'nun aynı şehirde kendisinden kat be kat fazla insan toplamış olduğu gerçeğiyle yüzleşince yine kendini tutamıyor Kürt sorununu çözecek olan büyük lider. "Chp zihniyeti zamanında Bdp'nin öncüllerini meclise taşımıştı. Bdp ve Chp aynı zihniyette partilerdir" diye patlatıveriyor bombayı. Chp'yi yıllardır Kürt sorunun çözümündeki en büyük engel, Akp'yi ise sorunu çözmek için canla başla mücadele eden özgürlük havarisi olarak tanımlayan liberal gönüldaşlar bir kez daha ters köşeye yatıyorlar. Kendi partisinin milletvekilleri ve bizzat Erdoğan'ın kendisi defaten Chp Ankara'dan öteye geçemez, bunlar Kürt sorununu çözmek istemiyorlar diye söylevler vermişken, birden Kürtlerin siyasi temsilcisi konumundaki Bdp ile aynı çizgide bir parti olarak tanımlanıveriyor Chp. Sözlerinin tutarlılığının, körüklediği Kürt düşmanlığının bir önemi yok elbette. Faşistlerden, Mhp'nin meclise girmesinin hayal olduğunu düşünen milliyetçilerden üç beş oy fazla alsın da gerisi hikaye.

Sayacak örnek çok, herhangi bir seçim mitingini izlediğinizde başbakanın yeni politik argümanlarını görmemek mümkün değil zaten. Peki neden bunca milliyetçileşiyor Erdoğan, Mhp'nin her yeni kaseti patladığında neden üslubu daha da faşizan bir hal alıyor? Baraj altında bırakmaya çalıştığı Mhp'nin tabanı Erdoğan için iştah kabartıcı elbette. Yalandan özgürlük masallarıyla, sahte demokrasi gösterileriyle safına çekebildiği liberaller, solcular ateş olsa cürümü kadar yer yakabilecekken, Kürt düşmanlığıyla, alevi düşmanlığıyla elde etmeyi düşlediği kitleler milyonları bulabilecek düzeyde. İstikbal toplum mühendisliği için kullandığı ve artık ihtiyaç duymadığını bildiği bu liberallerde değil, her daim bir sağ partinin çatısı altında toplanabilen kitlelerde. Bu seçimden tek başına anayasa yapmaya yetecek kadar bir çoğunlukla çıkmayı hedefleyen Akp için mantıklı olan şey de bu kitleye ulaşmak. Bunun en kolay yolunun Kürt ve alevi düşmanlığı olduğu ise defalarca denenip doğruluğu kanıtlanmış bir gerçek. Tayyip Erdoğan seçimlere kadar bu tabana oynamayı, faşizan söylemlerini daha da sivriltmeyi sürdürecek gibi duruyor. Daha güçlü bir iktidar uğruna toplumda var olan düşmanlıkları körükleyen demokrasi ve özgürlük kahramanımız, seçimden sonra ortaya çıkması muhtemel tüm çatışmaların da alt yapısını hazırlamış oluyor böylece. Rüzgar eken fırtına biçer misali, bu ayarsız ve kontrolsüz nefretinin daha büyük acılara ve düşmanlıklara neden olacağını bilse bile, bu yolda yürümeye devam edeceğini her haliyle bize söylüyor Yeni Reis Rte...

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Gece ve Sis - Türkiye



Yıldırım Türker'in - Gözaltında Kayıp O'nu Unutma kitabından alıntıdırç







Hasan Ocak, kimsesizler mezarlığında bulundu. Hepimiz, bir yerlerde kimsesizler için bir mezarlık olduğunu bilirdik. Olması gerektiğini. Çoğumuz için, ölüsünü bulup kaldıracak yakını olmayan insanlar, hayal edilmesi oldukça güç bir yenilginin trajik kahramanlarıdır. Onların hayatını anlayabilmek için hepimizin dağarcığında yılların biriktirdiği öyküler, söylenceler vardır. Bilebildiğimiz, sınırları bizim hayatımızla çizili bir dünyadan kabaca istifa eden, beceremeyen, becerecek gücü olmayan o insanların sonunda ya bir ucuz otel odasında, ya bir sokak köşesinde ölüp, "sahipsiz" yaftasıyla devlet tarafından mermersiz, çiçeksiz bir yere gömüldüğünü duymuşuzdur. Biliriz.
Hasan Ocak kimsesiz değildi. Ailesi ve sevenleri tarafından aylardır aranıyordu. Resimlerinden tanıyorduk hepimiz o kumral delikanlıyı. İşkenceyle bereli bedeni Beykoz ormanında bulunmuş, adli tıptan sahipsiz damgası yiyerek kimsesizler mezarlığında bir rakamın altına gömülmüştü. İtilip kakılmayı, gözaltına alınmayı, milli düşman ilan edilmeyi göze alan ailesinin inatçı çabaları sonucu izi bulundu. Biz de kimsesizler mezarlığıyla bu kez gerçekten tanıştık. Hasan'ın kızkardeşinin dile getirdiği dehşet, bir televizyon programında nedense mahçup bir kameranın saptadığı bölük pörçük görüntüler, gözümüzde acıklı, biraz da romantik bir son durak olan kimsesizler mezarlığını bambaşka bir gerçekliğe oturttu. Kimsesizler mezarlığı, hepimiz için bir tehdit. Herkesi yutabilir. Adeta bir kıyımdan artakalan toplu mezarlık. Son yıllarda gelişigüzel rakamlarla adlandırılıp üstüste, yanyana gömülüveren, kimliği meçhul varsayılan ölülerin çoğunluğu doğal olmayan yollarla ölüme yakalanmış. Tercümesi: İşkenceden geçmiş, paralanmış, katledilmiş. Kayıplarımızı ormanlardan, kimsesizler mezarlığından, şifreli adli tıp dosyalarından bulmaya başladık. Hayatımız aynı çöl lehçesiyle sürçüp gidiyor. Yer yerinden oynamıyor.
Ayşenur, Hasan, Rıdvan... Onları bulduğumuza seviniyoruz. Onları kendi ellerimizle bir kez daha kendi tarihimize, kendi belleğimize gömebildiğimize seviniyoruz. Bir umutsuz bekleyişe, beklentisi olmayan sinsi bir umuda asılı kalmaktan kurtulduk. Onları bulduk. Ama yer yerinden oynamadı.

Gece ve sis

İnsanların devlet eliyle toplu olarak kayıp edilmelerinin ilk örneği, 7 Aralık 1941 tarihinde Nazi Generali Wilhelm Keitel'in emriyle başlatılan operasyon. Binlerce direnişçi, Nazi işgali altındaki Avrupa'ya gözdağı vermek, her türden direnişi sindirmek amacıyla gece yarılarında toplanıp kayıp edildiler. Operasyonun adı "Gece ve Sis" ti. Gece ve Sis, faşizmin şiirinde, geceleyin kayıp et ve belirsizliğin sisiyle sarmala anlamına geliyordu. Daha sonra 1960'larda Guatemala ve Brezilya'da binlerce insan kayıp edildi. 1973 darbesinden sonra Şili'de yüzlerce insan kayıp edildi. Pinochet, Arjantin generallerine el verdi. 1976 darbesinden sonra Arjantin'de binlerce muhalif kayıp edildi. Sivil yönetime geçildikten sonra kimi itirafçı generallerden, kayıp edilen insanların büyük bir kısmının iğnelerle uyuşturulup uçaklardan okyanusa atıldıklarını öğrendik.
İnsanları kayıp etmenin kirli tarihi şimdi Türkiye Cumhuriyeti'nde yazılıyor. 1980'den bu yana her yıl, her gün daha fazla insan kayıp ediliyor. Geceye tenezzül etmeyen adamlar çoğunluk gündüz vakti insanları arabalarına tıkıştırıp götürüyor. Sise güvenleri sonsuz nasılsa. Hayatımızın üstüne kapanmış bu sis, kaç on yılın sisi. Hiçbir zaman Arjantin kadar sivil olamayacağımızı, dolayısıyla hiçbir mahkemede terlemeyeceklerini, kullandıkları yöntemleri ele vermek zorunda kalmayacaklarını düşünüyorlar besbelli. Ve kayıplar listesi gün günden kabarıyor. Her geçen ay daha çok insan kayıp ediliyor. Ve yer yerinden oynamıyor.

Rakamların serinliği

Rakamlardan söz etmek istemiyorum. Rakamlar beni üşütüyor. Rakamsal dökümlerle yaklaştığımızda herşey sanki zihinsel denetimimiz altındaymış gibi oluyor. Kaydımızdan düşüveren, şu an nerede, ne durumda olduğunu bilemediğimiz insanların sayısını anmayacağım.
Bilebildiğimiz, binlerce isim. Saptayabildiğimiz...
Toplumsal bilinç kuntlaşması sonucu, gitgide her olguyu, başımıza gelen her felaketi rakamlarla açıklamaya çalışıyoruz. Kendimizi bilimsel bir yaklaşımın koruyucu, soğuk ışığı altında hissetmemizin yanısıra zamanla her kurban, bir rakam karşılığı olan, akıl sıramızda efendice yerini almış bir vaka'ya dönüşüyor. Bilginin demokratikleşmesi kisvesi altında hayatımız rakamlarla sıvandıkça, enflasyonun yüzdesinden en kıytırık televizyon referandumlarındaki evetlerin yüzdesine; meclis aritmetiğinden, onun beraberinde getirdiği ilçeleri il yapma katakullisine kadar, küçük birer matematikçi olarak memleketimizi çözmeye çalışıyoruz. Hayatla ilgili hesaplarımız, rakamların o büyülü kolaylığına yamanıyor; bir koyup üç alıyoruz, 8'i kaldırıp demokratikleşmeye, 24'ü koruyup laik kalmaya, 141-142'nin kalktığını hatırlatıp muhalefet yapmaya çalışıyoruz. Hayır, ben rakamlardan söz etmeyeceğim.
Kayıp'ları tek tek tanımak istiyorum. Onların topluca, bir rakamın eşliğinde toplumsal bir yara olarak adlandırılıp bizden uzağa bir yere konulmalarını, yıllar sonra hatırlandıklarında keyifli bir uyanıklıkla toplumsal bellek kaybımızdan söz edilmesini istemiyorum. Herşeyi, bu boktan dünyada kalabilecek kadar unutup, yeri geldiğinde bu memleket insanının bellek sorunundan söz edecek soğukkanlılığı tutturmayı reddedelim, diyorum. Belleksiz toplum yoktur. Çocuklarını kurban etmeyi göze alan; yoksulluk, çaresizlik, cehalet gibi erdemlere sarılarak katliamların üstünden "aman, bir tatsızlık çıkmasın" duygusuyla atlayıveren toplumlar vardır. Kayıp'larımızı iyi tanıyalım. Yer yerinden oynamalı!

İnsan kalmak için

Hüseyin kim? Kenan kim? İsmail kim? Kayıp oldukları andan itibaren bilemediğimiz, uzanamadığımız, uğultulu bir dünyanın sakinleri onlar. Bir insanı kayıp etmek, işkence tarihinde varılan son nokta. Zulmün en katmerli çeşitlemesi. Kayıp edilenin dünyayla bütün bağlarını koparmak, en ufak bir umut kırıntısına yer bırakmamak. Onu, uğruna yaşadığı, savaştığı dünyanın kaydından düşürmek. Yapayalnız bırakmak. Ardında kalanı, yakınlarını ise kendi umutlarıyla boğmak. Kendi umutlarına asmak. Kendi umutlarıyla cezalandırmak. Bildiği, hazır olduğu hiçbir duyguya soluk aldırmayan bir mahpusluğa itmek. Sevdiği, artık tanımadığı bir dünyada yaşamaktadır. Âdetlerini, kurallarını bilmediği bir dünyada. Gündelik hayatın ayrıntıları; günü gün, geceyi gece kılan ufacık şeyler incitmeye başlar. Herşey, beklemenin gergin durağanlığına yazılır. Bütün yaşamsal eylemler askıya alınır. Sevdiğinin hayatından ne kadar umudunu kesse de, bir yanıyla; o mucizelere inanan, onu insan kılan yanıyla beklemeyi sürdürür. Bir ana, on beş yıl sonra dahi araba süren gözlüklü bir delikanlı gördü mü, yüreği hop ediyor. Demek bir yanıyla oğlunun, belleği silinmiş, bambaşka biri olarak, bir başkasının hayatını sürdürebileceğini düşünüyor. Düşünebiliyor. Dile getirmese de. İnsan beyni, acılarla sıkıştırıldığında sahibini bile şaşırtacak neler üretmez ki. İnsanları kendi umutlarıyla tüketmek, onları hayatlarını artık yaşayamayacak hale getirmek, gerçekten Nazi yaratıcılığına yaraşır bir zulüm. Toplu işkence. Vakit kaybetmek yok. Kayıp edilenler ve geride kalanlar. Hepimiz, birbirimizden koparılıp bir bilinmezler dünyası karşısında çaresiz bırakılıyoruz. Görüşebildiğim kayıp ailelerinin hemen hepsi umuttan istifa etmişlerdi. Oğullarının, kardeşlerinin yaşadığından ümidi kestiklerini söylüyorlardı. İnsan kalabilmek için. Sabahleyin oturup kahvaltı edebilmek için, para kazanmak için, çalışabilmek için, akşamleyin televizyon karşısında kestirebilmek için, evi temiz tutabilmek için, komşuları ziyaret edebilmek için. Umutsuzca bir çabayla umutlarının kalmadığını söylüyorlardı. Hayatta kalabilmek için. İnsan kalabilmek için.

O anı yaşadılar mı?

Peki, kaybolanlar kayboldukları, kaydımızdan, bilebildiğimiz dünyanın kaydından düştükleri andan itibaren neler yaşadılar? İşkencede neler hissettiler? O anı; kötülüğün yenik düştüğü, çaresiz kaldığı anı; tanık olarak, itirafçı olarak, yararlanılabilecek bilgi kaynağı olarak görülemeyeceklerinin anlaşıldığı o anı farkettiler mi? İşkencecilerinin onların işe yaramadıklarına kanaat getirdikleri o anı? Copların bezgin bir öldürücülükle gövdelerine inmeye başladığını, elektriğin denetimsizce verilmeye başlandığını, işkencecilerin yenilgi öfkesini sezmişlerdir mutlaka. İnsan o an ne hisseder? Ölüm, ne kadar göze alınırsa alınsın, yüzleşildiği anda ürpertmez mi?
Yoksa başından beri karşılarındaki işkencecileri sonları olarak mı gördüler? Çoğu önceden baskı, dayak, işkenceyle tanışmıştı. Ama her seferinde yakınlarının bir şekilde izlerine düşmüş olduğunu biliyorlardı. Yakınlarının tanıklığına sığındılar. Sevdiklerinin kayıtlarına sığındılar. Korkunç bir masal ormanında sonsuza dek kaybolmamak için arkalarına iz serptiler. Diyelim, bir polis arabasına tıkılırken yoldan geçenlere adlarını haykırdılar. Gözaltında adlarını haykırdılar. Yan koğuştaki, sağ kalacağından emin olamadıkları adama künyelerini haykırdılar. Bildikleri yegane dünyaya ulaşmaya çalıştılar. Ama işte o an; paylaşamayacakları, artık kimseye anlatamayacakları bir an. Tek kişilik. Ölüm gibi... O an, rüyalarıma giriyor. Gencecik bir kadın, gencecik bir adam, öleceğini anlıyor. Bundan hiçbir sevdiğinin haberi olmayacağını da biliyor. O an, yapayalnız. Ardında kalan dünyayı düşünüyor belki. Belki onu da düşünecek halde değil.
Şu dünyada nerede olduğunuzu, ne yaşadığınızı bilen tek sevdiğiniz kalmadığında başka bir düzleme; âdetlerin farklı olduğu; işaretlerin, diyelim bir sözün, bir bakışın bambaşka anlamlara geldiği bir dünyaya geçtiniz demektir. O çizginin ötesine geçtiğiniz anda, berisinde kalanlar; ananız, arkadaşlarınız, sevgiliniz, mutlaka size çoktan ardınızda bırakmış olduğunuz bir dünyanın çok ama çok uzak anıları gibi geliyordur. Sesinizi artık kimseye duyuramayacaksınız. Kısacık ömrünüzde çoktan göze almış olduğunuz, buna rağmen kafanızda hep öteye, daha öteye ittiğiniz o an geldi işte. O kopma anı. Düşman karşınızda. Öfkeden yüzü gözü seyiriyor. Sizi öldürecek. O düşman kim peki? Görünürde o da sizin gibi biri. Belki yaşıtınız. Aynı mahallede oturuyorsunuzdur, kimbilir. Yoksulluğun dilini biliyor o da. Analarınız pazar yerinde dertleşiyor belki de.

Kötülüğün örgütlenmesi

Kötülük üstüne düşünelim istiyorum. Şefkat, merhamet, vicdan; velhasıl artık hepsi yanlış yazılan bu kelimeler ne ifade ediyor? Oğlunu kaybetmiş bir anayı çamura yuvarlayan polisi, çaresiz kaldığını öne sürüp yine de koltuğundan vazgeçmeyen bakanı düşünelim. Kurbanının etinden et koparan, ona böylesine büyük bir nefret biriktirebilmiş olan adamın hiçbir canlıya, hiçbir şeye merhameti yok mu? Herkesi rahatlıkla tekmeler, kanatır, yaralar, parçalar mı?
İçindeki vahşi hayvanı böylesine serbest bırakmasına yol açan ne, kim? Bir insana uzun uzun çeşitli işkenceler yapan, çığlıklara kulağını tıkayan, sonunda onun ölüsünü bir ormana atıveren kim? Uzaylı mı? Deli mi? Ne kadar uzağımızda? Seçim önceleri güleryüzlü, hak hukuk söylevleriyle oyumuzu rica eden, yeri geldiğinde dilenen adamlar kim? Son zamanlarda kimi bakanlar hangi suskunluk hakkını kullanıyor? Böyle bir hak var mı? Varsa Mafia'nın suskunluk yeminine mi benziyor?
Cumhurbaşkanından en ücra köydeki mazlum anaya kadar herkesin üstündeki bir güç, bir dünya mı çekiyor sevdiklerimizi yanına? Kontrgerilla, açıkça dile getirilir, tarihi deşilir, kökü kazınmaya çalışılırsa, gizli-açık bağlantıları nedeniyle bütün devlet yapısı çöker mi? Korkulan, göze alınamayan bu mu? Geceye ve sise borcu olmayan kimse yok mu? Amerikan filmlerindeki kovboy kılıklı kahraman bireyleri mi bekleyeceğiz? Devletin bekası için halktan gizlenen nedir? Halk, bu sırra daha ne kadar kurban verecek? Bundan 20 yıl sonra hâlâ başımızda oturan Demirel, bugünün kayıpları için, Deniz'lerin idamı için dediği gibi "o günün koşullarında kaçınılmazdı" mı diyecek? Mehmet Ali Birand yine zıplaya zıplaya haşmetpenâhlarını sıkıştırıp memleketin en iyi gazetecisi olarak zafer gülücükleriyle programını kapatırken yine bizi gözyaşlarına boğan bir demokrasi dersi mi verecek?
Kayıp aileleriyle görüştüm. Kayıp edilen o insanları tanımaya çalıştım. Onlardan kendime bir aile edindim. Şimdi onları çok özlüyorum. Kayıplar listesinden pek çok insanın ailesi bizimle görüşmeye yanaşmadı. Kalan çocuklarını da kaybetmekten korkuyorlardı. Herşeyin ötesinde dış dünyaya güvenleri kalmamıştı. Görüşmeyi kabul edenler, kayıplarının hayatından umudu kesmiş olsalar da hesap sormak istiyorlar. Ama önce sevdiğimizin, hayal edemeyeceğimiz yöntemlerle berelenmiş ölü bedenini olsun, istiyoruz. Onu biz gömeceğiz. Onu biz gömene dek bu dünyada yerimiz yok!
Hepimiz gün günden büyüyen bir kayıplar ailesinin üyeleriyiz. Yakınlarımız kayıp edilmiş olmayabilir. Kendi kayıplarımızı, her geçen gün kaybettiğimiz, kaybettirildiğimiz şeyleri hatırlamanın zamanıdır.




17 Mayıs 2011 Salı

1 Mayıs 1996'ın Dördüncü Kızıl Gülü Akın Rençber


90'lar şimdiki muktedirlerin ve yancılarının gözümüzü korkutmak için hiç durmadan hatırlattıkları seneler. Kendileri korkudan, korkudan da ziyade hoşlarına gittiği için seslerini çıkarmadan, gülümseyerek izledikleri zamanlar. Arkadaşlarımızın,yoldaşlarımızın ev baskınlarında, sokak ortalarında, işkencelerde, şehrin izbe yerlerinde gözleri bağlı enselerine tek kurşun sıkılarak, kitle katliamlarında infaz edildikleri işkencenin olağan sayıldığı zamanlar ve fakat bütün bunlara rağmen devrimcilerin diz çökmeden akın akın sokaklara döküldüğü yıllar. Şimdi demokrasi havarisi kesilenlerin hiç seslerini çıkarmadıkları, sırasıyla asker postalı ve polis copuna karşı saygı duruşuna geçtiği zamanlar. Ve inatla üniversite öğrencilerinin, işçilerin, memurların, yoksulların, Kürtlerin meydanları doldurduğu, herşeye karşı umursamaz bir cesaretle faşizme meydan okuduğu yıllar.

1 Mayıs 1996 kitlesel eylemlilik olarak 90'ların zirvesi. Kadıköy'e çıkan yüzbinden fazla devrimci o gün, ülkenin katliam tarihine eklenen yeni bir sayfaya tanık olacaktı. İstanbul Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu’nun “bugün kan akacak. Orospu çocuklarına göstereceğiz. Bir daha nefes alamayacaklar...” telsiz anonsları eşliğinde üç devrimci katledildi. Daha sabahın yedisinde polis hedef göstererek ateş açıyor 18 yaşındaki Hasan Albayrak ve yine 18 yaşındaki Dursun Odabaşı, eylemin bitmesine yakında Levent Yalçın ölümcül bölgelere aldıkları mermilerle hayatlarını kaybetti. Bu 3 devrimcinin katledilmesi yeterli gelmedi eylem sonrası yüzlerce eylemci gözaltına alındı ve işkenceye götürüldü.

Akın Rençber (arkadaşlarının arasındaki adıyla Hakan Yoldaş) Ankara'nın yoksul semtlerinden Şentepe'den 1 Mayıs için İstanbul'a gittiğinde daha 18 yaşındaydı. Yolda otobüsün önünü kesip pankarttaki "bu kavga en sonuncu kavgamızdır" yazısına bakıp "hanginiz kavga edecekse gelsin benimle kavga etsin lan" diye bağıran Terörle Mücadele komiserine içinden küfretti belki de. Sonra ise işte alandaydı, eylem bittikten sonra yoldaşları Ankara'ya dönerken, İstanbul'da oturan Ağabeyine gitmek için beklediği otobüs durağından gözaltına alındı. Ertesi gün bütün gazeteler (şimdinin ana akım ve yandaş gazeteleri) 3 devrimcinin cesedini görmeyip, banka camı ve lale hesabı yaparken, Akın Rençber yüzlerce kişiyle birlikte işkence altındaydı. 10 gün sonra serbest bırakıldı, Ankara'ya döndüğünde çok ağır işkence gördüm ama konuşmadım dediğinde çok kişi gülümsedi. Konuşacağından şüphe duyduklarından değil, o kadar kişiye çok ağır işkence yapılamayacağını düşündüklerinden. Ankara'ya döndükten sonra akciğerlerinde işkencede gördüğü hasardan dolayı hastaneye gittiğinde teşhiş konulamadı. 20 Mayıs 1996'da henüz 18 yaşındayken, cesaretiyle geride kalanlara örnek olarak, hesabı sorulacak olanlara bir halka daha ekleyerek hayatını kaybetti.

Yosun kokuları değil kan tutar baharın yeli
Ey benim sevdiceğim kan tutar baharın yeli
Uzanmış boylu boyunca karanfil kokulu bir kuş
Elinde ipek mendili omuz başından vurulmuş

Günlerin en mavisinde düşlerin en mavisinde
Sokağın sesi mi olur düşen çiçeğin yası mı

Karanlığın işi nedir mayıs doğmasın diyedir
Geceye ışık saçanın sevdası ölesiyedir
Uzanmış boylu boyunca karanfil kokulu bir kuş
Elinde ipek mendili omuz başından vurulmuş

Günlerin en mavisinde düşlerin en mavisinde
Sokağın sesi mi olur düşen çiçeğin yası mı
Halaya durmuşsa mayıs sokağın sesi de olur
Halaya durmuşsa mayıs düşen çiçeğin yası da

13 Mayıs 2011 Cuma

Biliyoruz yalancısınız

Tarih merakım küçükken başladı, o zaman mahallemize gelmeyen Tercüman gazetesini babama Ulus'dan aldırtır, şanlı Türk tarihimizin verildiği kitaplar için kupon biriktirirdim. Sonra da tek tek, hepsi kahraman, hepsi insancıl, hepsi adil Türk devletlerine bakar, kalleş, devletimizi yıkmak için askeri güçleri yetmediğinden karı kız gönderip devleti yıkan düşmanlardan nefret ederdim. Girdiğimiz her ülkeyi talan etmemiz gücümüzün göstergesiydi. Sonra Osmanlı tarihi geldi, sonradan öğrendim Cihan Padişahı diye övündüğüm kişilerin bıraktığı düşmanlık nedeniyle annemin halen Alevi olduğunu gizlediğini. Sonra bize Türkleri öldürdüğü, düşmanla işbirliği yaptığı söylenen Ermenilerin, Rumların yüzbinlercesini katledip kalanlarını da bizden önce olduğu topraklardan kovduğumuzu öğrendim. Kürt isyanları diye adlandırılan Koçgiri'nin, Zilan Deresi'nin, Dersim'in bebeklerin, kadınların öldürüldüğü, kalanların sürüldüğü katliamlar olduğunu, her katliamda kız çocuklarına hizmetçi ve kadın olarak el konulduğunu. Resmi tarih böyle işliyor, katiller kahraman, mağdurlar hain oluyor. Bir de bize özgü birşey var, ülkedeki sosyalist ve Kürt partileri dışında bütün siyasetlerin kökeni olan CHP tek partisine yıkılarak temize çekiliyor herşey, Dersim katliamı esnasında Başbakan olan Celal Bayar'ın kurduğu Demokrat Parti'nin takipçileri (ve DP'yi sahiplenerek) kendilerini demokrat ilan ediyor ve açıkça yalan söyleyerek kendilerini temize çekiyorlar.

1920'den bu yana (Ermenileri ve Rumları daha önceki tarihlerde neredeyse tamamen yokettiklerinden, ve az sayıda kalan Yahudileri 1934 Trakya olayları, Rumları 6-7 Eylül olayları, ve Varlık vergisi, Aşkale sürgünü vs. gibi değişik baskı mekanizmalarıyla neredeyse tamamen safdışı bıraktılar) ülkede sosyalistler, Kürtler ve Aleviler baskı görüyor, katlediliyor. Toplu katliamlar, infazlar, işkenceli sorgular, ağır hapis cezaları vs. Resmi tarihimiz elbette bunları da çarpıtıyor, faşist sokak terörüne karşı kendilerini savunmak için silahlanan sosyalistler ülkeyi kana bulayan teröristler, Maraş'da, Çorum'da çok sayıda ilde katledilen Aleviler "silahlı çatışma mağdurları", 90 yıldır dünyadaki sayılı zulümlerden birisine uğramış Kürtler "rahatlık batan hainler" olarak anlatılıyor.

2011'de de durum farklı değil, son 50 günde 2.500 Kürt gözaltına alındı, tarihinin belki de en zayıf dönemini yaşayan ve neredeyse tamamen legalize olmuş sol yapılara karşı sürekli gözaltı ve tutuklama terörü devam ediyor, 40 yıldır varolmayan örgütlerden dolayı insanlar hapis cezası alıyor, iktidar partisi ve medyası sürekli Alevi düşmanlığını körüklüyor. Liberal şarlatanlarca özgürlüğün geldiği söylenen üniversitelerde faşist saldırılar, polis/ÖGB terörü, soruşturma ceza terörü devam ediyor. Fakat son zamanlarda farklı bir durum var, iktidar ve iktidarın şefkatli kucağına oturan kimileri "ileri demokrasiye sahip" bir ülkede yaşadığımızı iddia ediyor, öte yandan 10 sene öncesinin muktedirleri ise kendilerini gerçek demokrat ilan edip şimdikileri faşist ilan ediyor. Ve bu kavgalarını iki tarafta utanmadan Devrimciler, Kürtler ve Aleviler üzerinden yapıyor. Utanmadan cellatlarından birisini daha çok sevmesini istiyorlar.

Bir kez daha söylüyoruz, ne cellatımızı seçmek gibi bir düşüncemiz, ne de iki tarafında söylediği yalanlara inanmak gibi bir durumumuz yok. Ehven-i şer bizim kelime dağarcığımızda bulunan bir terim değil. Ne rehine liberallerle, ne de tek derdi zalimliği kaptırmak olan ulusalcılarla paylaşacak birşeyimiz yok.

Bizi yok sayanlar bilsin ki "Vardık, varız, varolacağız"