7 Mart 2012 Çarşamba

90’lara Dönen Kürt Sorunu mu, “Batı” Yakası mı?



Nasıl ki bir yaprak tüm ağacın sessiz bilgisi olmadan sararamazsa,

bir suç da topunuzun gizli isteği olmadan işlenemez.

H. Cibran


Cengiz Çandar’ın Tesev için hazırladığı “Dağdan İniş- PKK Nasıl Silah Bırakır” isimli rapordan öğrendiğimiz üzere, askeri imhanın imkansızlığından mecburen doğmuş olan açılım sürecinde [1], KCK operasyonları kapsamında yapılanların bir siyasi-soykırım olduğunu söylemek artık malumun ilamı halini aldı. AKP’nin, varlığını kabul ederek ve açılım sürecini başlatarak Kürt sorununda yapıcı bir politika izlediği yaygın görüşünün aksine yapılanın ne olduğu açık: Kürt Özgürlük Hareketi’ni “dağa” hapsetmek, “ovadakiler”i kriminalize etmek, bir yandan askeri olarak “yenemeyeceğini” bildiği hareketle AB uyum yasaları gereği müzakereler yaparken diğer yandan müzakerelerde iktidarın istediği sonuca ulaşmak için hareketin tüm damarlarını kesmek, önemli isimlerini hapse tıkmak (Abdullah Öcalan’ın tecridi de buna dahil) ve hareketi nefessiz bırakarak yok etmek.

Hız kesmeden devam eden askeri operasyonların yanında 2009’dan beri KCK operasyonları kapsamında 6300 kişinin tutuklanması bunun en somut göstergesi. 6300 KCK tutuklusundan bahsettiğimiz bu operasyonlar, sürecin vahametine dikkat çekmek isteyen Selahattin Demirtaş’ın haklı bir kaygıyla “90’lar yeniden mi yaşanacak” diye dile getirmesiyle, ağızlara pelesenk olan ve çokça muhalif ağızlarca ve medyaca dile getirilen “acaba Kürt sorununda 90’lara mı dönüyoruz?”

tartışmalarını da beraberinde getirdi.


Peki, “geri dönüldüğü” iddia edilen yıllar boyunca Kürtler’in ekonomik-politik-sosyal haklarında nasıl bir “ilerleme” yaşandı? Ya da Kürtler’in artık daha az “öldürülüyor” olmaları mı bir ilerleme sayılmakta? Çünkü bu kaygının Kürtlerce dile getirilişini haklı bulmakla birlikte, 90’larda -ve genelde- Kürt sorunu konusunda başını kuma gömmüş bir tavır sergileyenlerce dile getirilmesi artık abesle iştigal bir hal almaktadır. Bir “geriye dönüş”ten sözetmek için bir ilerlemenin olması gerekir. Kürt sorunu, devletin uyguladığı politikalar itibariyle bırakın 90’lara dönmeyi, 90 yıldır ilerlemeden aynı yerde. Ne yaygın basında duymadığımız veya duysak da çok umursamadığımız askeri operasyonlar, ne baskılar, ne sansür, ne cinayetler, ne hapis cezaları, ne asker, ne polis, ne kontr-gerilla, ne de “kaza” süsü verilmiş kasıtlı katliamlar Kürtler’in hayatından eksik olmuştur. Kürtlere yönelik şiddet ve baskı politikaları sadece dünyanın değişen konjonktürüne göre başka enstrümanlarla devam etmiş, azalmamıştır.

Şüphesiz, 90’lara dönen bir tutum mevcut. Fakat bunu sıkça dile getirildiği gibi iktidarın enstrüman ve biçim değiştiren uygulamaları çerçevesinde değil, medya, aydınlar ve kitlelerin tutumu çerçevesinde ele almak gerekir. Bunun için 90’larda, bugün toprak altından çıkan kemiklerin sahiplerine bunlar yapılırken, hepimizin neler yaptığını -veya yapmadığını demek daha doğru- kabaca hatırlamak faydalı olur.


Hayalet 90’lar

90’lar, SSCB’nin dağılışı ve soğuk savaşın sona erişiyle birlikte tüm dünyada iyice güçlenen neo-liberal politikalar ve iyice zayıflayan sosyo-ekonomik eşitlikle, politik anlamda Kürtlerle zaten açık olan uçurumun, ekonomik olarak da iyice açıldığı yıllardı. Mesut Yeğen’in belirttiği gibi Körfez Savaşı, Irak Kürdistanı’ndaki Kürt yönetimi, Avrupa’daki Kürt diasporası ve küreselleşme serüveni, Kürt meselesinin ayrı bir konjonktürde ele alınışını sağladı. Kürt realitesi bir cümleyle tanındı ve Kürtler’in yasal siyasi aygıtlarla da sahneye çıktığı gelişmeler yaşandı. HEP’in kurulması, seçimlerle meclise girmesi ve girdiği gibi çıkarılıp milletvekillerinin hapse yollanması peş peşe yaşanan gelişmelerdi.


90’larda meselenin legal çehresinde bunlar yaşanırken, illegal çehresinde başka şeyler yaşanıyordu.

Bugün sayısı 20 bin olarak telaffuz edilen insanlar, gece yarısı evlerinden alınıp işkenceden geçirildiler, kaybedildiler. Kontr-gerillalar Kürtler’in tüm siyasi damarlarını temsil eden insanları imha ettiler. Tüm Kürt muhalefeti ve Kürt yayın organları susturuldu, bombalandı. Kürt gazeteciler yol ortasında öldürüldü. Her gün saat 17’den sonra kazara evinde değil de sokakta olanların hayatlarının risk altında olduğu ve tüm sorumluluğun kendilerine ait olduğu şehir hoparlörlerinden tekrarlandı. Köyler yakıldı, köylüler tarandı, koyunlarını otlatan insanlar ‘terörist sanılarak’ vuruldu. Köy korucuları, Özel Harekat Timleri ve Türk İntikam Tugayı timleri gece yarısı baskın yaptıkları köylerde, Kürt kadınları ve çocukları üstünde erkek şiddetinin en şaşmaz yöntemini kullandı. Meralar, tarım arazileri ve dereler kurutuldu. Ağaçlar ve ormanlar yakıldı. Hayvanlar “terörist sanılıp” katledildi…[2]


Ülkenin “Doğu” yakasında bunlar olurken, “Batı” yakası olan biteni sessizce izlemekle meşguldü. Tabi ki yapılan katliamlara ve baskıya ses çıkaran cılız bir direniş ve bağımsız medyadan örnekler mevcuttu fakat yargılanmaları ve tutuklanmaları da direnişleri gibi ses getirmeyen türdendi. Yaygın medyada ise Kürt meselesinin sadece insan hakları perspektifinde çözülmesini isteyen ve şimdi çoğunlukla liberal-sol olarak tanımlanan “aydın”ların, sorunu “şimdi”ye adapte edemeyen, Kürt haklarından sadece kültürel olarak bahseden ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Kürt politikaları ve Mustafa Kemal’in başlattığı askeri vesayetin Kürt politikası konusundaki “yanlışları” ekseninde ele alan yazıları mevcuttu (Ahmet Altan’ın Atakürt yazısı bunun en iyi örneklerindendir).

Eşber Yağmurdereli ve Yaşar Kemal’in yargılanmaları gibi örnekler mevcut olmasına rağmen, genel olarak aydınların ve yaygın medyanın birkaç imza kampanyası dışında sessiz kaldığını ve sorunu hep “geriye dönük” ele aldığını hatırlamak yerinde olur.


Bir aydın tavrı olarak 90’larda 20’lerden, 2000’lerde 90’lardan rahatsız olmak

Bugün 90’lardaki tutumla İlk benzerlik Kürt sorunundan çok sık bahseden liberal-sol kalemlerin

tutumudur. Aynı atalet ve pozisyonsuzluk, artık savunma amaçlı değil de saldırı amaçlı kullanılan “ama KCK da...” ile başlayan cümleler, tutuklamalar hakkında sırf söz söylemiş olmak için bir-iki söz söyleme, kamuoyu oluşturacak ve devleti/hükümeti köşeye sıkıştıracak pratiklerden sakınma, sadece entelektüel çevreden biri tutuklandığı zaman KCK operasyonlarını hatırlayıp kınama ve çoğu zaman hükümeti aklamak için yaratılan hükümet-devlet ayrımı ile kötü olanın devlet (veya ikincil kişiler), iyi olanın ise hükümet olduğunu belirten yazılar [3], ve yapılanı günün şartlarına bağlayıp Kürtler’in de çoğu noktada haksız olduğunu vurgulayarak asimetrik bir ilişki yaratan tutum 90’lardaki tutumla neredeyse aynı. Hatta KCK içerikli yazıların köşelerde daha sık yer almasına rağmen 90’lardan daha “görmez” bir noktada olunduğu bile söylenebilir. Çünkü 90’larda yapılanların arkasında varlığı ispatlanamaz derin yapılar olduğuna inanılıyordu. Şimdi ise kendini hukuksallık üstünden restore eden açık bir devlet terörü olduğu halde aynı tutum sergileniyor.


Mesela, 90’larda az çok Kürtler hakkında söz söylemiş ve bugün “Hükümetin yaptıkları iyi değil ama KCK da legal değil” söylemini en sık kullananlardan biri olan Ahmet Altan’ın, 1994’te Özgür Ülke (Özgür Gündem) gazetesinin Kadırga’daki binası bombalandıktan sonra birçok aydınla birlikte İstiklal Caddesi’nde Özgür Ülke gazetesi sattığını ve bugün 90’lardaki faili meçhullere en çok ağıt yakanlardan biri olduğunu biliyoruz [4]. O günden bugüne Ahmet Altan’ın patron sıfatı ile güç hiyerarşisi içinde yer almış olmasından başka, Kürtlerle ve direnişleriyle ilgili ne değişmiş olabilir ki bugün Ahmet Altan (ve bu tutuma yakın muadilleri) KCK’nin diktatör, illegal ve şiddet yanlısı bir örgüt olup temizlenmesi gerektiğini; ama devletin bu temizlikte işin ucunu kaçırdığını söyleyebiliyor [5]? Kendisine sormayı elzem sayıyoruz: Özgür Ülke gazetesi legal ve şiddet karşıtı bir yapının gazetesi miydi? Değilse ne değişti? Peki, Kürt sorununun çözümünden yana tavır alan bir aydının/yazarın sorumluluğu, ezilen bir halkın hak talebini, ezen devletin izin verdiği ölçüde ve onun çizdiği legal-illegal sınırları içinde değerlendirmek midir? Bu açıdan baktığımızda 90’lardaki faili meçhul cinayetlerin çoğu devlet tarafından “illegal” olarak tanımlanacak insanlara yönelik bir imhaydı ve Ahmet Altan o gün faili meçhul cinayetler konusunda susmak yerine konuşmayı tercih etseydi, bu cinayetlerin de, illegal olanı temizleyen uygulamalar olduğunu söyleyip yapılanları meşrulaştıracak mıydı?


90’larda tüm baskılara ve cinayetlere suskun kalan aydınlar/yazarlar/medya, suçluluk duygularını temizlemek için 1920-30’lu yıllardaki Kürt politikalarının yanlışlığından bahsediyordu. Bugün aynı suçluluk duygusunu temizlemek için 90’lara ağıt yakıyor fakat 90’ların hesabını sormaktan imtina ediyorlar. Demek ki KCK operasyonlarının Türk medyası yazarı ve aydını tarafından hak ettiğince konuşulabilmesi ve tepki alması için bir 10 yıl sonrasını, yani devletin bunları konuşmaya onay verdiği zamanı beklememiz gerektiğini söylemek, yazarların tarihlerini ve arşivlerini göz önüne alırsak, abartı veya ironi olmayacaktır.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin, mevcut baskı politikalarına dikkat çekmek için uyguladıkları her direnişte aydınlarca ve kitlelerce desteklenmemesi, direnişlerinden bahsedilmemesi ve bu direnişlerin görmezden gelinmesi, kamuoyu yaratmak için hiç çaba harcanmaması, fakat üstünden yıllar geçtikten sonra hakkında konuşularak vicdan rahatlatılması, bir aydın geleneği olarak 90’larda var olduğu gibi, bugün de varlığını sürdürmekte.


Yazar/aydınların bu konudaki tek sorunları şüphesiz “konuşmak-konuşmamak”tan öte ele alınması gereken bir durum. Sorunun bir diğer yüzü de, Kürtler hakkında az-çok, iyi-kötü söz söylemiş, imza kampanyasında yer almış, veya destek için gazetesini satmış yazarların, bunları yaptıkları için, bugün (ve dün) Kürtler’in kendi kaderlerini tayin hakkını küçümseme ve “diktatör” deyip itibarsızlaştırma salahiyetini kendilerinde görerek yeniden ürettikleri güç ilişkisidir. Devlet ve Kürtler arasındaki hiyerarşide, devletin yerine “Kürtler hakkında söz söylemiş” biri olarak konumlanıp “illegal” KCK’nin de düzelmesi/temizlenmesi gerektiğini iddia eden tavır, devletin yerini aydının aldığı bir yeniden güç ilişkilenmesidir. Şüphesiz, eleştiri başka bir şeydir ve her zaman yapılmalıdır. Fakat aydınların yaptığı gibi üsttenci akıl öğreticilikle de ayırt edilmesi gerekir.

Eğer birileri birinden bir şey öğrenecekse, ‘öğrenci’ pozisyonunda olanın “aydın” olduğunu; aydının kendi demokrasisini savunduğu zaman demokrat olmayacağını; kendine uymasa dahi Kürtler’in talebini savunduğu zaman demokrat olacağını hatırlatmak gerekir. Yani Kürt siyasetine demokrasi dersi vermeye teşne aydınların, aydın sorumluluğu ve demokrasinin ne olduğu konusunda Kürt siyasetinden öğreneceği çok şey olduğu açıktır.


Sessiz Ortaklık

90’lara dönüş tartışmalarının bir diğer ayağını oluşturan muhaliflerin/kitlelerin durumu ise ne yazık ki medyadan ve yazarlardan farklı değil. 30 yıllık savaşın öznelerinin er ve gerilla olmak üzere iki taraflı Kürtler ve yoksullar olması ve savaşa gönderilecek erlerin bile Kürtler’den ve en alt yoksullardan “seçilmesi” savaşı sadece alt sınıfa ve Kürtlere endeksledi; dolayısıyla Türk-Kürt orta ve üst sınıfının savaşa bakışını- ilişkisini iyice körleştirdi. Savaş ancak kentlere ve Türk sivillere sıçradığı zaman hatırlanır oldu ve “savaşta sivil ölümleri”ni kınayan (dolayısıyla kendilerinden uzak bir alanda, erleri ve sivil/gerilla Kürtleri kapsayan bir savaşın varlığından rahatsız olmayan) tepkiler yükseldi. Bu sınıfın “sivil” anlayışının sadece kendilerine yakın ve metropol insanlarını kapsadığı ise Roboski Katliamı gibi olaylarda maalesef gün yüzüne çıktı. Roboski Katliamı protestolarının hiç ses getirmeyen cılız bir kitleyle (BDP-ÖDP ve İHD) yapılması ve binleri sokağa dökmemesi Kürtler’in katledilmelerinin herkesçe ne kadar sıradanlaştığının, normalleştiğinin ve içselleştirildiğinin de acı bir göstergesi oldu. Tüm hafızalarda Kürtler, öldürülmesi normal olan veya ölmedikleri zaman tutuklanan insanlara dönmüşler; savaşın ve hegemonyanın 30 yıllık süreçte hepimize içselleştirdiği şey bu olmuştur.


“Bakmasak da görmesek de orda bir savaş var uzakta” anlayışının 30 yıl boyunca Kürt Özgürlük Hareketi ile ilişkilenen ve destek olan az sayıdaki sendika (KESK), örgüt ve sivil inisiyatif dışında tüm “Batı” yakasını etkisine aldığı ise KCK operasyonlarındaki tutumla gün yüzüne çıktı.

KCK operasyonları ancak entelektüel çevrede saygın bir yerde kabul edilebilecek gazetecileri, akademisyenleri, yazarları, sanatçıları, yayıncıları kapsadığı zaman duyulur olmaya başladı. Rutin operasyonlar devam ederken ve her hafta onlarca insan tutuklanırken ses çıkmaması ve bu sesin sadece daha “steril” olarak algılanan insanlar söz konusuyken çıkması birkaç açıdan sorunludur. Bu tutum:

1-6300’e ulaşan tutuklu sayısını ve durumun vahametini gölgeliyor.

2-Tutuklanan insanlar arasında özgürlük istenen ve ses çıkarılan akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler ve yazarlar, gerek eğitimleri gerek konumları itibarıyla hiyerarşik olarak bir üst basamağa oturtuluyorlar. Bu, tüm tutuklular içinde bir ayrım ve eşitsizlik yaratıyor. Dolayısıyla siyasetçi, sıradan ve eğitimsiz Kürtler alt basamağa oturtuluyor.

3- Üst basamağa oturtulan bu insanların tutuklanmasına karşı gelirken ve bunu haksızlık olarak

değerlendirirken alt basamaktaki diğerlerinin tutukluluğunu “hak edilmiş”leştiriyor. Kürtlere bakışımızın iktidardan hiç farkı kalmıyor ve siyasetçi-sıradan-eğitimsiz Kürtler tutuklanmayı hak ettikleri gibi, savunulmayı da yeterince hak etmez oluyorlar. Veya ancak steril tutukluların yanında “ve diğerlerine özgürlük” kadar yer işgal edebiliyorlar.

4- Farkında olarak veya olmayarak, 6000 küsur tutuklu içinden, sadece sterilize edilen, Kürtlükle daha az ilişkilendirilen ve dolayısıyla hakkında söz söylemenin daha kolay olduğu bu bir grup insanın tutukluluğuna karşı çıkıp bunun haksızlık olduğu vurgulanırken, diğer tutuklular -yani siyasetle birincil ilişkideki Kürtler- radikalize ediliyor ve hegemonyanın normu yeniden üretiliyor.


Yani KCK operasyonları konusunda konuşmanın en kolay ve zararsız biçimi olan ve konuşanları Kürtlükle ilişkilendirmeyecek olan tutuklu “akademisyen, yazar, gazeteci, sanatçı”lar için ses çıkarmak, geri kalan tüm tutuklulara iktidarın baktığı yerden bakıyor, bu dili yeniden üretiyor ve onları radikalize ederek tutukluluklarını meşrulaştırıyor. Fakat tutuklanan “ünlü”ler dışında gerek aydınlarda, gerek medyada, gerekse muhalif kitlelerde bir-iki söz söylemek dışında bir eylem gerçekleşmiyor, yer yerinden oynamıyor, 90’larda -ve halen- öldürülmesi normalleşen Kürtler’in, 2000’lerde tutuklanması normalleştiriliyor ve uğradıkları zulüm, sessiz sedasız kabul edilmiş oluyor.


Kürt Sorunu Yurt Sorunu

Kürt sorunuyla ilgili idrak edilmesi gereken önemli şeylerden biri, bu sorunun en ağır bedelleri hep Kürtlere ödetilmiş olsa da artık sadece Kürtleri kapsamadığı, Kürt sorununun “yurt sorunu”na göbekten bağlı olduğudur. AKP’nin Kürt Özgürlük Hareketini ve “terör”ü sebep göstererek yeniden düzenlediği TMK sayesinde, artık neredeyse tüm muhalefeti ve sosyalist direnişi kolayca susturup hapse attığı bir süreçten bahsediyoruz. Kürtlere yapılan tüm haksızlıklara karşı zamanında topyekün bir direniş sergilenebilseydi ve ses çıkarılsaydı, büyük ihtimalle bugün “Batı”ya da sıçrayan ve TMK adı altında yürütülen bir hukuk teröründen de söz edilmezdi. Batı yakasından onlarca gazeteci, sosyalist devrimci ve öğrenci, malum yasalara dayandırılarak bu kadar kolay hapse atılamazdı. 7’den 70’e hapiste olan, tüm siyasetçileri susturulan, öldürülen ve hapsedilen Kürtler’e yapılanlara seyirci kalmamızın bedelini, bugün tüm yurdu saran baskı, korku ve hukuk terörüyle ödüyoruz.


Bir iktidarın yaptığı baskının-katliamın, muhalefetinden, halkından, medyasından ve aydınından bağımsız değerlendirilemeyeceğinin idrakı ile sormayı uygun görüyoruz: 30 yıllık savaşı da, 90’larda yapılan cinayetleri de, 2000’lerdeki tutuklamaları da sessizlikle izleyip, bu tavırla devlete en büyük cesareti veren ve bu uygulamalara ortak olan failler olarak 90’lara kim dönüyor sorusunu nasıl cevaplıyoruz?

90’lara dönen devlet mi, yoksa onun yaptıklarına sessizlikle ve eylemsizlikle ortak olan biz miyiz? Kürtlere yapılanlar sadece iktidarın Kürtlere bakışını mı gösteriyor, yoksa hepimizin farkında olmadan içselleştirdiği bir mütehakkim bakışı mı?


Devletin eleştiriyle “iyileşmeyeceği” veya Kürt sorununun hakkında konuşarak çözülmeyeceği de

ortadadır. Adorno’nun “kötülük hakkında konuşmak kötülüğü ortadan kaldırmaz” vecizesini hatırlayarak ve bu yazıyı da “konuşma”ya ve bu tutuma dahil ederek kaygımızı dile getirelim; el birliği ve uzlaşma ile Kürtler’e yaptıklarımızın suçunu daha ne kadar devlete/iktidara atarak suçluluk duygumuzu bastıracağız? Suçu ortadan kaldırmak ve harekete geçmek için bir planımız var mı, yoksa Kürtler’in kendi savaşlarını 30 yıldır yaptıkları gibi örgütlülükleri, direnişleri ve dirençleriyle; fakat çok ağır bedeller, ölümler, sürgünler ve tutuklamalarla baş ederek kendilerinin kazanmasını ve bu zafere ortak olmayı mı planlıyoruz?


Sahi, o gün geldiğinde Kürtler’in bizi yanlarında görmek isteyeceklerinden bu kadar emin miyiz?


Özge L. İspir


Not: Yazı ilk olarak jiyan.org sitesinde yayınlanmıştır.

______________________________________________________________________________

1] Cengiz Çandar’ın gerek Kandil’in gerekse devletin üst düzey yetkilileri ile görüşüp Tesev için kaleme aldığı “Dağdan İniş-PKK Nasıl Silah

Bırakır?” isimli rapordan önemli bulduğumuz bir noktayı hatırlatmak isteriz. Çandar’ın belirttiğine göre üst düzey devlet yetkilileri Kürt sorununu demokratik açılım ile çözme girişimleri öncesinde, 2007’de, askeri otoriteye “askeri olarak PKK’ye son verebilecek misiniz?” diye sormuş, bu

soruya kesin olumlu bir yanıt alınmaması üzerine de “Açılım” sürecine girişmişti. (Tesev rapor s.14 )

2] İHD’nin 90’larla ilgili bazı raporlarına ulaşmak için

http://www.ihd.org.tr/index.php?option=com_content&view=category&id=34&Itemid=90

3] Cengiz Çandar

4] aydınlar Özgür Ülke sattı

5] Ahmet Altan 1

Ahmet Altan 2

23 Şubat 2012 Perşembe

İRAN VE EMPERYALİZM ARASINDAKİ GERİLİM ARTIYOR


Tahran’ın İngiltere konsolosluğuna giren militanların elindeki Kraliçe Elizabeth’in baş aşağı edilen portesinin görüntüsü muhalefetin ve Amerikan-İngiliz emperyalizmi ile Ahmedinejad rejimi arasındaki artan gerilimli ilişkinin sembolü ve göstergesi oldu.

Kasımın son günlerinde İran’a yönelik İngiliz emperyalizmin ekonomik yaptırım uygulamasına tepki olarak bir grup İranlı konsolosluğu bastı ve İngiltere’nin diplomatik personelini ülkeden çıkmalarına zorladılar. Takip ettiği nükleer programı terk etmesine yönelik çağrıları İran hükümetinin reddetmesinin ardından ülkeye yönelik emperyalist baskı yoğunlaşıyor.

Emperyalist Basınç

İran hükümeti, İsrail’in baskılarına emperyalizmin hizmetinde olan diğer ülkelerin aksine boyun eğmeyi reddediyor. ABD, Arap ve Müslüman ülkeleri baskılamak için İsrail’in bölgede sahip olduğu nükleer silah tekelini sürdürmesinden yana ve destekliyor. İran’ın tutumu ise kendi nükleer programından vazgeçmemek yolunda. İnsansız hava aracının İran’a indirilmesi, İran’ın ABD’yi casuslukla suçlaması ve ABD’nin bunu inkar etmesi gerginliği artırdı. Ama gerçek insansız hava araçlarını hele de gizli olarak seyredenlerin casusluk için kullanıldığıdır.

İran bölgede emperyalist politikanın anahtarıdır. 1979 devriminden bu yana emperyalizm, İran rejiminin kontrolleri dışında bağımsız hareket etmesine karşı çıkıyor. Bush’un teröre karşı önleyici savaşı, Obama yönetimine bölgedeki hükümetlerle görüşme girişimlerini bırakarak ABD’yi Ortadoğu ve Afganistan bataklığının diplerine sürükledi.

ABD, pazarlık gücü olmayan ve siyonizmin tartışmasız askeri üstünlüğünü kabul edecek ortak istiyor. Fakat İran’ın nükleer programından vazgeçmeyiş olması ABD’nin bu bölgedeki planları için gerçek bir tehdittir. Şimdiye kadar emperyalizm, İran’ın nükleer silahların yayılmasını engelleyen anlaşmada dahil herhangi bir uluslararası standardın aksine hareket ettiğini ispatlayamadı. Ancak ABD, İsrail’i yatıştırmak ve İran üzerinde kontrol ve gözetimini sürdürmek için İran’a yönelik diplomatik baskı yürütüyor.

Bu stratejiye rağmen İsrail hoşnut değil ve İran’ın nükleer programının savaş amaçlı olduğunu ileri sürerek kuşatmanın daha da yoğunlaştırılmasını ve daha sert bir duruş alınmasını istiyor. Bu ayın başlarında ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, Amerikalı ve İsrailli yetkililer tarafından oluşturulan her iki ülkenin ortak çıkarlarının tartışıldığı Saban forumuna katıldı. Bu yılkı forumun teması "Yeni Ortadoğu’nun Stratejik Sorunları" idi. CIA için yıllarca çalışmış Robert Grenier, El- Cezirenin internet sitesinde yayınlanan makalesinde ABD savunma bakanın İran’ın nükleer silah edinmesini önlemek için Obama yönetiminin kararlı olduğunu ve bunun bölgede ABD politikasının temel taşlarından biri olduğu yolundaki ifadelerini aktardı. Savunma bakanı diplomatik ve ekonomik yaptırımların İran’a karşı önemli ve etkili olduğunu vurgulayarak ilk seçenek olmasa da askeri güç kullanabileceğinin mümkün olduğu uyarısında bulundu.

Asıl nükleer tehdit nerede?

Bugün Orta Doğu'da kim kimi tehdit ediyor kilit soru? Amerika Birleşik Devletleri dünyayı yok edebilecek nükleer cephaneye sahip ve İsrail Ortadoğu’daki tek nükleer güç ve İran’ın imzalamış olduğu nükleer silahların yayılmasını engelleyen anlaşmayı imzalamayan ülkelerden biridir. İran’ında şimdiye kadar uluslararası düzenlemelere aykırı işlem yaptığı kanıtlanmış değil.

Hiç kimse her ne kadar Obama’nın ve askeri gücünün “barıştan” konuşmasıyla çelişen İsrail’in nükleer programı için ABD’den milyonlarca dolar aldığını göz ardı edemez. İran’ın herhangi bir nükleer silaha sahip olması ile oluşabilecek bir tehdit bile, Gazze’de sivilleri ve çocukları bombalamaktan çekinmeyen ve Filistinlileri dışlayan İsrail tehdidinin yanında minimal kalır. İsrail sahip olduğu 300 nükleer bomba ve Arap ve Filistinlilere karşı nefret temelinde inşa edilen devlet yapısıyla insanlık için gerçek tehdittir.

Dünya zaten Amerika Birleşik Devletlerin herhangi bir tehdit altında ya da gücünü kabul ettirmek için çekinmeden nükleer silah kullanabileceğini biliyor. Japonya’nın 2. dünya savaşında yenilmesine rağmen savaşın sonunda Hiroşima ve Nagazaki sırf nükleer güç egemenliğini kanıtlamak için bombalandı.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika boyunca yaşanan devrimci durumun ortasında İran'a karşı yaptırımlar sadece İranlı kitleler arasında anti-emperyalist duyguları artırdı ve tepkilerini İngiliz Büyükelçiliği'ni işgal ederek gösterdiler. Oysa ki Ahmedinejad'ın çelişkili politikaları bölge genelindeki anti-emperyalist mücadeleler için bir engel ve İran’ın bölgedeki birçok ülkeye dokunan devrimci yükselişe katılımını engel oluyor.

Ahmedinejad giderek emperyalizmin hizmetkârı haline geliyor ve her türlü müzakerelere açık ve bölgedeki en emperyalist yanlısı hükümetleri desteklemeye isteklidir.

Irak işgaline ses çıkarmadı, üstelik El- Malikinin kukla hükümetine destek olmak için için El- Sadr liderliğindeki radikal şii hareketinden işgalcilerin kukla hükümetinin desteklenmesine yönelik tavsiyelerde bulundu. ABD askerlerinin çekilmesi gündeme geldiğinde, emperyalizmin Irakta yaptıklarına rağmen sponsoru Obama olan hükümete ülkenin arta kalan zenginliğinden kazanmak için destek oldu.

Kitle hareketini baskılayarak emperyalizm ile barış içinde bir arada yaşamak sonuçta emperyalizme karşı mücadeleyi zayıflatır. İran kendini savunma ve ABD yada İsrailden kendisine karşı olası askeri saldırıya karşı kendini savunmak için nükleer programını geliştirme hakkına sahip olmakla beraber, emperyalizme karşı mücadelede Ahmedinejad liderliğine güvenmemeleri için kitleleri uyarıyoruz.

İşçi sınıfının 20 yy en şaşırtıcı devriminde sahneye çıkıp, Rıza Pehlevi hükümetini devirdiği 1979 tarihi kapsamında İran anlaşılmalıdır. Kitlelere iktidarı almaları ve işçi hükümetini kurmaları için önderlik edecek devrimci partinin yokluğunda, gerici İslamcı din adamlarının liderliğinde burjuvazinin yükselişi ortada belirdi. Antiemperyalist ve halkçı etiketli bu burjuvazi dış ticareti ve petrolü millileştirdi ama aynı zamanda hükümette kalabilmek, burjuva iktidarını yeniden inşa edebilmek kapitalist işleyişi kararlı hale getirmek ve devrimci durumu tabuta çivilemek için kitlelere karşı şiddetli baskı politikaları uyguladı.

Şahı iktidarından uzaklaştıran büyük devrim, İran işçi sınıfının yüksek niteliğini ve ciddi baskı altında kalsa bile savaşma yeteneğini göstermiştir. Bu durum işçi sınıfının tarihsel hafızasında yer etmiş ve örgütlenmede önemli tecrübeler sağlamıştır. Birleşik İşçi komiteleri (shoras)1979 devrimi esnasında oluştu ve işçi örgütleri o kadar güçlü ve savaşçıydı ki devrimden bir yıl sonra bile varlıklarını sürdürdüler.

1990ların sonlarına kadar işçiler mücadelelerini sürdürdüler ve bağımsız örgütlerini inşa ettiler. Bunlar arasında tahran otobüs şöferleri sendikası ve otomobil fabrikası Khodro işçileri her zaman en direngen kesim olmuşlardır. İşçi sınıfı geleneği 1 Mayıs gösterilerine taşındı ve 2009 yılında tekstil sektöründe ödenmeyen ücretler, yüzde 80 kadınların oluşturduğu öğretmenlere dayatılan sefalet ücretlerine karşı birkaç ciddi grev gerçekleştirildi. Kadınlara karşı önyargılı tutuma ve baskılara rağmen rejime karşı kitlesel gösteriler düzelendi.

Ahmedinejad hükümeti şimdi büyük bir muhalefetle karşı karşıya ve emperyalizm ile girmiş olduğu çatışmayı halk arasında prestijini tekrar kazanmak ve iktidarda kalmak için kullanıyor. Ancak İran işçi sınıfı emperyalist saldırganlara karşı alınacak tutarlı olmayan önlemlere güvenmiyor. Hükümete karşı olan savaş yürütülmelidir ve aynı zamanda emperyalizm ve şirketlerinin derhal ülkeyi terk etmeleri talebi yükseltilmelidir. Sadece işçi sınıfı kendi örgütleriyle ülkenin bağımsızlığını savunabilir ve nükleer programa emperyalist ülkelerin, burjuvazinin ve Ayetullahların müdahalesi olmaksızın karar verebilir.


LIT-CI'nin Brezilya seksiyonu PSTU üyesi Cecilia Toledo tarafından yazılmıştır. http://litci.org/en/index.php?option=com_content&view=article&id=2000:tension-grows-between-iran-and-imperialism&catid=34:iran sayfasından çevrilmiştir.

23 Ocak 2012 Pazartesi

Antonio Gramsci


2-3 sene önce biryerden copy-paste etmiştim kendi yazım değildir. Nereden kopyaladığımı hatırlayamadım. (sonra gördüm ki Sosyalist Barikat sitesinden kopyalamışım



Kendinizi eğitin, çünkü aklınıza

ihtiyacımız olacak . Örgütlenin, çünkü tüm gücünüze ihtiyacımız olacak. Harekete geçin, çünkü coşkunuza ihtiyacımız olacak."


Sardunya adasında 1891'de doğan Antonio Gramsci, çocukluğunu geçirdiği bu bölgede köylülerin nasıl korkunç bir yoksulluk içinde yaşadıklarına tanık olur. Daha sonra üniversite öğrenimi için gittiği Torino' da daha yoğun çelişkiler yaşamaya başlar. Burada Güney İtalya'nın yoksulluğunu, Kuzey İtalya'nın zenginliğini görür.


İtalya'nın bu manzarası Gramsci'yi ciddi bir şekilde sorgulamaya götürür. Ayrıca, bu yıllarda Torino da gelişen işçi hareketi de Gramsci için iyi bir deneyim olur. 1913 yılında İtalya Sosyalist Partisi'ne giren Gramsci için artık yeni bir sayfa açılmıştır. İtalya Sosyalist Partisi'nin sol kanadında yer alan Gramsci, ele avuca sığmaz devrimci girişkenliği ile düşünsel ve pratik dinamizmiyle hızla sivrilir, İtalya solu içinde göze çarpan bir yere sahip olur. 1. Paylaşım savaşı başladığında üyesi olduğu Sosyalist Parti'nin aksine savaşa karşı çıkar. 1917'de bir grup yoldaşıyla birlikte "Yeni Dünya" adlı haftalık sosyalist kültür dergisini çıkarır.
"Fabrika konseyleri" fikri de bu dergide dillendirilir. 1920'de patlak veren işçi hareketlerine fabrika konseyleri önderlik eder. Fabrika konseyleri, o dönemde işçiler içinde büyük bir prestij sahibidir. İşçiler, fabrika konseyleri aracılığıyla bir çok fabrikada yönetime geçer. Ama gelişen işçi hareketine önderlik edecek çap ve düzeyde olmayan parti, devrimci durumu devrime dönüştürecek taktik politikalar yerine yatıştırıcı politikalar güder ve sonuçta İtalya işçi hareketi, arkasında "fabrika konseyleri" gibi deneyler bırakarak yenilir.
1924 yılında 18 Komünist milletvekili ile birlikte parlementoya giren Gramsci, tüm enerjisiyle faşizmi teşhir etmeye çalışır. 1926 yılına gelindiğinde faşist diktatörlük tüm İtalya çapında yayılmış, baskılar artmıştır. Bu sırada Gramsci de tutuklanır. Savcı, Gramsci'yi göstererek "bu beynin çalışmasını en az 20 yıl durdurmalıyız"der ve "halkı ayaklanmaya teşvik etmekten" 20 yıl "ceza" verilir, tek kişilik hücreye konulur. Sağlığı cezaevi koşullarında iyice bozulan Gramsci, çok zor koşullarda yaşar. Ama göz kamaştırıcı direnişiyle, partisi ile ilişkisini sürdürmeye, döneme ilişkin taktik ve stratejik düşünceler üretmeye devam eder. Kendisini gece gündüz araştırmaya/incelemeye verir. Böylece "Hapishane Defterleri" adıyla geriye incelemeye değer bir yığın teorik yazılar bırakır. Sağlığı gitgide bozulan Gramsci, zaman zaman komaya girer ve ölümün soğuk nefesini hisseder. Kendisine Mussolini'den "af" dilemesi için öğütlerde bulunulur, ama o her defasında bunu reddeder. Doğru dürüst tedavi edilmeyen ve sağlıksız koşullarda yaşayan Gramsci, 27 Nisan 1937 yılında yaşama gözlerini yumana kadar proleter bir aydın, devrimci bir savaşçı gibi yaşamıştır.

Filozof Gramsci

Emperyalist-kapitalist sistemin anatomisinin anlaşılmasında devlet ve ideoloji sorunu önemli bir yere sahiptir. Devlet ve ideoloji alanlarının bugünkü karmaşık yapısı ve aldığı biçim, sınıflar mücadelesindeki etkisi, yönlendiriciliği vb. nedenlerden dolayı adı geçen sorunu daha da aktüel kılıyor.
Bugün devlet ve ideoloji sorununu incelerken baş vuracağımız isimlerden biride Antonio Gramsci'dir. Bütün tartışmalı yanlarına karşın Gramsci'nin bu alanlara ilişkin incelemeye değer özgün görüşleri bulunmaktadır.
Kendisini Gramsci'nin takipçisi olarak gören Althusser "bildiğimiz kadarıyla Gramsci, seçtiğimiz yoldan ilerlemiş olan tek kişidir. Devletin, baskı aygıtına indirgenemediğini, fakat dediği gibi, 'sivil toplum'un belirli sayıda kurumunu da kapsadığı fikrine sahipti: Kiliseler, okullar, sendikalar vb. Ne yazık ki Gramsci, keskin fakat kısmi belirtmeler olarak kalan bu sezgilerini sistemleştiremedi" diyor.
Gramsci'nin "Hapishane defterleri" bir labirent gibidir. Bu nedenle Gramsci ve onun takipçileri zaman zaman yolunu kaybetmiştir. Yaşamı boyunca ısrarla durduğu devrimci sosyalist zemine rağmen, eserlerinde devrimci sosyalizmden uzaklaşmaya götürecek teorik boşluklar bulunmaktadır.
Defterlerin bütününde kullanılan terimler, yapılan çözümlemeler çoğu zaman birbiriyle çelişmektedir. Örneğin hegemonya ve sivil toplum kavramlarının kullanımı ve ilişkilendirilmesi bütün bölümlerde aynı değildir. Defterlerin bazı bölümlerinde sivil toplum ile politik toplum birbirinden bağımsızmış gibi çözümlenirken, bazı bölümlerde ise her iki alan iç içe değerlendirilir. Fakat iç içe değerlendirildiğinde bile sivil topluma aşırı rol biçilmekte, devlet bütününden bağımsızmış gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır.
Gramsci'nin bir çok noktada özgün düşünsel açılımları bulunmaktadır. Ama hemen hemen hepsininde eleştiri süzgecinden geçirilerek ayıklanması gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, Gramsci'nin bir çok tezi kafa üstü durmaktadır. Marksist teorik hazineye dahil edilebilmesi için ayakları üzerine dikilmeleri gerekmektedir. Ancak o zaman Gramsci'yi kendisine dayanak yapan sivil toplumcuların, liberal solcuların, ve post-marksistlerin1 ellerindeki silahlar alınabilir. Ve bunun mutlaka yapılması gerekiyor. Çünkü Gramsci bütün problemli görüşlerine rağmen Marksist dünyaya aittir. Onun içindedir.
Althusser'in dediği gibi "masum okuma yoktur." Herkes durduğu sınıfsal zeminde hayatı okur ve yorumlar. 12 Eylül'de darbe alan devrimci hareket, birçok sol çevre ve aydın tarafından farklı "muhasebe" biçimine ve yorumuna konu oldu. Kimi sol çevreler ve aydınlar yaşananların "muhasebesini" yaparken çıkış için sivil toplumculuğa sarıldılar ve bu noktada Gramsci'yi keşfettiler. Gramsci'yi kendilerine göre okudular ve yorumladılar. Kuşkusuz Gramsci'nin teorik sistematiğinde devrimden kaçışa zemin sunan boşluklar vardır ve bu Gramsci için bir talihsizliktir. Ama Gramsci'nin teorik ve pratik etkinliği bütünlüklü değerlendirildiğinde sivil toplumcu Gramsci değil, devrimci Marksist Gramsci ortaya çıkmaktadır.
"(...) Hindistan'ın İngilizlere karşı giriştiği siyasal mücadele üç savaş şeklinde gelişti: Hareket savaşı, mevzi savaşı, yer altı savaşı. Gandi'nin pasif direnişi bir mevzi savaşıdır; Grevler bir hareket savaşıdır. Gizlice silahlanmak ve dövüşçülerin hazırlanması da yeraltı savaşıdır."2
"Askerlik sanatındaki hareket savaşı ile mevzi savaşının, polika sanatında bunlara denk olan kavramlar arasındaki yakınlık sözkonusu edilirken Rosa Luxemburg'un küçük kitabını hatırlamalıyız.3
Bu kitapta yazar, 1905'deki tarihsel deneylerden biraz aceleyle ve yüzeyde kalan bir anlayışla, bir teori çıkarmaya çalışmıştır. Gerçekten de Rosa bu olaylarda "iradi" hareketlerin ve örgütlerin rolünü iyi görememiştir. Bu öğeler "ekonomist" ve kendiliğindenci bir yargının kurbanı olan Rosa'nın sandığından çok yaygın ve etken olmuştur. Bununla beraber politika sanatına uygulanan hareket savaşı konusunda bir teori meydana getirme çabasıyla ilgili çok anlamlı bir belgedir."4
İşte Gramsci'nin düşünce disiplininde Leninist çizginin parlak örnekleri... Bugün Gramsci'nin kimi muğlak teorik yazılarından reformistlerin yararlanması bir yana, gerçekte Gramsci her zaman reformizme karşı mücadele etmiştir. Bu hem hapishane öncesi hem de hapishane sürecindeki pratik-politik ve teorik faaliyetlerinde çok nettir. Örnegin "iktidarın kuvvetle fethi, işçi sınıfı partisinin (...) mücadelenin belirleyici anında darbeler vurabilecek askeri tipte bir organizasyonun yaratılmasını gerektirir" demesi, defterlerde sıkça kullanılan strateji, taktik, hücum, mevzi savaşı, manevra savaşı, topçuluk, siperler, komutanlık vb. askeri terimlerin çokluğu sivil toplumculukla örtüşüyor mu ? Anılan bütün bu kavramlar irade, inisiyatif ve saldırı vurgusunun güçlülüğünü kanıtlamıyor mu?

Hapishane Defterleri



Bilindiği gibi, "Hapishane Defterleri" Gramsci'nin en önemli teorik belgesidir. Ne var ki Hapishane Defterleri karışık bir terminolojiye sahiptir. Tutsaklık koşullarında yazıldığı için en başta hapishane atmosferinin yoğun izlerini taşımaktadır. Ayrıca söz konusu yazılar engele takılmadan dışarıya çıkabilmesi için ezop dili kullanılmış adeta herşey şifrelenmiştir. Örnegin leninizm'e "praksizm", Leninist partiye "modern prens", diktatörlüğe "hegemonya", ittifaklar politikasına "tarihsel blok" demiştir, vb. Ayrıca, Defterler'deki teorik yazılar daha çok not biçiminde olduğu için tamamlanmış düşünceler sayılmazlar. Bu nedenle, okunması da zordur. Ve teorik sistematiğindeki boşluklar nedeniyle sağa sola çekilmeye ve farklı yorumlanmaya açık bir çok tespit ve kategori barındırmaktadır. Bugün farklı farklı Gramsci yorumcularının bulunması bundandır. Bu farklılık çok geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Ama Gramsci'nin derdi daha başkadır. O sosyalist devrimin Rusya ile sınırlı kalması ve Avrupadaki sosyalist devrimlerinin yenilgisi koşullarında 1923'lere gelindiğinde bir çıkış arayışı duymaktadır.

Üstyapı Teorisi



Gramsci'nin teorik bütünselliğinde üstyapı fikri çok önemli bir yer tutar. Gramsci, gerek burjuva devletin gerekse de onun yerini alacak olan proleterya devletinin yalnızca zor işleyişiyle sınırlı tutulamayacağını, bunun yanında ideolojik-kültürel figürlerle (Gramsci bu figürlerin toplamına sivil toplum demektedir) sağlanan hegemonyanın da önemi olduğunun altını çizer.
Gramsci, hegemonya ile birlikte " tarihsel blok" kavramını da kullanır. Sözkonusu kavramlarla üstyapı teorisine yeni halkalar eklemek ister. Tarihsel blok altyapıyla, yani üretici güçlere dayalı ilişkiler silsilesiyle, ideoloji, kültür ve politika figürleriyle form kazanan üstyapı ilişkiler silsilesinin birliğini ifade eder. Ancak Gramsci'nin en muğlak kavramlarından biri tarihsel blok kavramıdır. Kavramın içeriğinde ittifaklar ilişkisine göndermeler olsa da bu kavram hem çok net değildir, hem de emekçi halk kategorisini çağrıştıran imgeleri aşan ve çerçevesi belli olmayan sonuçlara yol açmaktadır.
Hegemonya ve tarihsel blok soyutlamasının alt basamakları ise "sivil toplum" ve "politik toplum" gibi kavramlardır.
Gramsci üstyapıyı politik toplum ve sivil toplumun toplamı olarak formüllendirmektedir. Politik toplumu açık diktatöryal olarak ya da " belirli bir momentte özgül bir ekonomik ve özgül bir üretim tarzıyla halk kitlelerini uyum haline sokan zorlama (devlet)" olarak tanımlar. Sivil toplumu ise kiliseler, sendikalar, okullar, kooperatifler, vakıflar vb. aracılığıyla sosyal bir kesimin bütün toplum üzerinde hegemonyasının sağlanması olarak ifade eder. Sivil toplum alanıyla kurulan hegemonya, zorlamadan çok, "ikna yoluyla", kitlelerin gösterdiği "rıza" ile gerçekleşir.

Hegemonya ve Aydınlar



Gramsci, hegemonya kavramını Lenin'den ödünç almıştır. Ama çerçevesini geniş tutmaya çalışır. Lenin'in hegemonya kavramında anlatmak istediği şey, geri kalmış ve burjuva demokratik devriminin gerçekleşmediği ülkelerde proleteryanın ideolojik-politik önderliğinde yoksul köylülük başta olmak üzere, kurulu sistemle çelişkisi olan ve devrimde çıkarı bulunan tüm ezilen yığınları kapsamasıdır. Gramsci bu kavramsal çerçeveyi kabul eder ama bunu geri kalmış ülkelerle sınırlı tutmaz ve gelişmiş ülkeler için de düşünür. Ayrıca Gramsci'ye göre hegemonya sadece işçi sınıfının uyguladığı/uygulayacağı bir biçim değildir. Burjuvazi de bunu uygular/uygulamaktadır.
Sivil toplum alanıyla sağlanan hegemonyada aydınlar omurga işlevini görür. Gramsci'nin "organik aydın" dediği fikir üreten ve fikir taşıyan seçkin insanlar (aydınlar), burjuvazinin ya da proletaryanın hegemonyasını yığınlara yayma, onunla bütünleştirmede stratejik işlev görürler. Bu nedenle, Gramsci sivil toplumun, yani hegemonyanın ele geçirilmesinde stratejik bir role sahip olan aydınların kazanılmasının hayati önemde olduğunu söyler. Gramsci, aydınları iki gruba ayırır. 1) sivil toplum içinde olan aydınlar. 2) politik toplum içinde olan (asker-sivil bürokratlar) aydınlar...
Gramsci'nin politik toplum içindeki aydınların (devletin organik aydınları) kazanılması/dönüştürülmesi gibi bir hayalin taşınmaması gerektiğini söyler. Fakat sivil toplum olarak adlandırdığı alanda, örneğin okullarda öğretmenlerin, üniversitedeki dekanların, profesörlerin vb. kazanılabileceğini/kazanılması gerektiğini söyler.
Gramsci, aydınlar üzerinde yaptığı çözümlemelerde " organik aydın" kategorisi yanında bir de "geleneksel aydın" kavramını üretir. Gramsci'ye göre geleneksel aydınlar kendilerini bağımsız zannederler, fakat esasta bunlar pre-kapitalist ilişkiler ile kapitalist ilişkiler arasında gidip gelirler ve son çözümlemede kurulu sisteme hizmet ederler. Organik aydınlar ise hem 'alt sınıfların' (emekçilerin) hem de 'üst sınıfların' (burjuvazinin) siyasal-ideolojik-kültürel işlevlerini düzenleme gibi bir role sahiptirler. Bu rol Gramsci'nin hegemonya dediği alanda ortaya çıkar. Devlet, zor mekanizmalarıyla birlikte "rıza" ile, başka bir ifadeyle zoruda içeren ama boşlukları da (özerklik) olan hegemonyadan oluşur. Hegemonya, devletin "güler yüzlü" bağlaşığını oluşturur.
Gramsci'nin ileri sürdüğü hegemonya tezinin anlaşılması için yardıma çağırdığı kavramlardan biri de "pasif devrim" kavramıdır. Pasif devrim, zor eksenli mücadeleden çok ideolojik, kültürel, etik, dil, vb. figürler üzerine süren "ikna" mücadelesidir. Gramsci, pasif devrim hareketlerinde Roma İmparatorluğu içinde hıristiyanlığın gelişmesi, Hindistan'daki Gandici hareket ve Tolstoy'un 'barışçıl anarşi' görüşlerini örnek vermektedir.
Gramsci'ye göre sivil toplum alanıyla sağlanan hegemonya çözülmedikçe, politik toplum dediği devletin zor mekanizması bütünüyle felç olsa bile, egemen sınıfın iktidarına son darbeyi vurmak zor olacağından, proletaryanın organik aydınlarının önceden sivil toplum alanında çalışması ve proleteryanın hegemonyasını adım adım inşa etmeleri gerekmektedir.
Gramsci bu çerçeveyi Batı ülkeleri için (gelişmiş ülkeler) çizmiş olsada iktidar bütünlüğüde sivil toplum alanına stratejik bir misyon yüklemesi ciddi itirazları hak etmektedir. Hegemonyanın tesisi için çalışmayı, burada aydınlara, aydınların rolüne önem vermeyi (Bunu partinin öncülüğü, dışardan bilinç götürmek biçiminde okumak da mümkündür) doğru kabul etsek de, iktidara bir bütün olarak bakmaması, hatta okun sivri yanını zor kurumlarına yöneltmemesi, yığınların belirleyiciliğine vurgu yapmaması, Gramsci'nin önemli zaafiyetlerinden biridir.
Dinin kaynağı kilise değildir. Tam tersidir. Dinin sonucu olarak kiliseler vardır. Sivil toplum gerçeği de böyledir. Sivil toplum egemenlik ilişkilerini belirlememekte,egemenlik ilişkileri sivil toplumu belirlemektedir. Bu nedenle sivil toplumu ele geçirmek ancak onu var eden kaynaklara karşı mücadele etmekle, bütünsel bir bakış ve bütünsel bir müdahale stratejisiyle mümkündür.
Lenin'in klasik "devrimci durum" analizi bilindiği gibi "yönetenlerin artık yönetemez durumda olması, yönetilenlerin de yönetilmek istememesi" durumunu anlatır. Ama bu yalnızca ideolojik-politik birşey değildir; çünkü Leninist tezde bu durumu yaratan olgu ülkenin ekonomik, sosyal, vb. her alanda yaşadığı çöküntü halidir. Dolayısıyla, böyle bir anın oluşması halinde sivil toplum alanının harekete geçmiş olan kitleleri engellemesi düşünülemez ya da toplumun bu alan üzerinden "rıza"ya zorlanması imkansızlaşır; çünkü zaten "devrim durumu", "rıza"nın tükendiği ve yeni bir hegemonyanın (hatta ikinci bir iktidar odağının) oluştuğu bir aşamaya denk düşer.
Ama "barış günlerinde", iplerin henüz koparılmadığı zamanlarda burjuvazinin egemenliğini sağlamlaştırmak ve sömürüyü devam ettirebilmek için sivil toplum alanlarını yetkince kullandığı bir gerçektir. Bütün bunları kriz günlerine girmemek, girdiğinde ise yığınların tepkilerinin fiiliyata dökülmesini engellemek için yapar. Gene bunun için siyasal gericiliği ve faşizmi tırmandırırken sivil toplum alanlarını yetkince kullandığını biliyoruz. Ama bunu yaparken daha başından itibaren devletin zor kurumlarıyla ilişki içinde yapar. Aynı şeyi ezilenler için düşünmek çok zordur. Ezilenler sivil toplum alanlarında etkin olabilmek için sivil toplumun kaynağının karşısında durmak ve diyalektik bir politik duruş sergilemek zorundadır.
Çünkü burjuvazinin iktidara gelmeden önce sivil toplum alanlarında güç toplaması, ekonomik güç biriktirme ile paraleldir. Bu durum mülkiyet ilişkilerinin niteliğinden kaynaklanmaktadır. Proletaryanın durumu ve egemen bir sınıf olma ereği ise daha farklı bir seyir izler; onun mülkiyet ilişkilerini özel mülkiyet niteliğinde devralma değil, toplumsallaştırma ereği bulunmaktadır. Realite böyle olunca, iktidar mücadelesi daha başından sert ve cepheden olmaktadır.
"(...) Aynı indirgeme siyaset bilimi ve sanatında da yapılmalıdır. Bu, hiç olmazsa en ileri devletler için geçerlidir. Bu devletlerin, bağlı oldukları sivil toplumlar çok karmaşık bir yapıya sahip oldukları için doğrudan doğruya ekonomik öğenin yıkıcı etkisine (bunalımlar, çöküntüler vs.) karşı koyarlar: toplumdaki üstyapıları bir bakıma, çağdaş savaştaki siper sistemlerini andırır. Bu son savaşta, çok şiddetli bir topçu ateşi, düşmanın bütün savunma sistemini yıkacağı kanısını uyandırıyordu.
Oysa, aslında dış yüzeyini yıkmıştı; hücum anı gelip de saldırganlar ileriye atılınca hala karşı koyma gücünü elinde tutan bir savunma hattıyla karşılaşıyorlardı. Büyük ekonomik bunalımlar olduğu için hücuma kalkan kuvvetler, yıldırım hızıyla, zaman ve mekan içinde örgütlenmiş ve yine bundan ötürü saldırgan bir ruh kazanmış değildir; buna karşılık, hücuma uğrayanların morali bozulmadığı gibi savunma mevzilerinden ayrılmaz, yıkıntılar arasında savaşı sürdürürler, geleceğe güvenlerini kaybetmemişlerdir."5
Bunu şöyle okumak mümkün: Birincisi, sistemin ekonomik krizi otomatik olarak siyasal krize yol açmaz. İkincisi, ekonomik kriz sosyal ve siyasal krizle tamamlanmazsa ve alternatif toplumsal özne olmazsa, toplumsal alt üst oluş gerçekleşmez. Üçüncüsü, kurulu sistemden hoşnutsuz olan yığınlar ideolojik ve politik olarak organize olmamışlarsa, ekonomik kriz sosyal ve siyasal krize yol açsa da kurulu düzen kendisini yeniden tahkim etme yollarını şu veya bu biçimde bulur. Dördüncüsü, burjuvazi zaman zaman ekonomik krizler yaşasa da, buradan sosyal hoşnutsuzluklar doğsa da sahip olduğu üstyapı kurumları aracılığıyla tepkileri nötralize edebilmektedir. Burjuva devleti önceki devlet biçimlerinden daha derin bir biçimde toplum içinde nüfuzunu yayabilmekte, çeşitli baskı ve ideolojik kurumlar aracılığıyla yığınları kendisine yedekleyebilmektedir.

Doğu ve Batı



"Doğu'da devlet herşey olduğundan sivil toplum ilkel ve pelteleşmiş bir haldedir; Batı'da ise devlet ve toplum arasında düzenli bir ilişki olduğu için sarsılmakta olan devletin arkasında sağlam bir sivil toplum yapısı görülür. Devlet ileri hattaki bir siperden başka birşey değildir; arkasında sağlam bir siperler, kaleler ve kazamatlar zinciri vardır"6 diyor Gramsci.
Gramsci'nin burada, iktidarın çekirdeği olarak politik toplumu değil de sivil toplum alanını görmesi sorunludur. Onun böyle bir sonuca varmasında, dönem Avrupa'sındaki teorik tartışmaların daha çok ekonomik meseleler üzerine olması, sınıf indirgemeciliği ve ekonomizmin hakim bir dil ve mantalite olmasına karşı biraz tepkici bir yerden ideoloji ve kültür söylemine ağırlık vermesinden kaynaklanıyor. Fakat bu defa tersten bir indirgemeciliğe kapı aralamıştır.
Gramsci'nin Doğu için (siz bunu bağımlı- azgelişmiş ülkeler olarak okuyun) yaptığı tasvirler çok fazla itiraz görmeyebilir. Doğu ve Batı ülkelerinde "politik toplum" ile "sivil toplum" ilişkisinde farklı dengeler olduğu doğrudur. Fakat genede aralarına kalın bir çizgi çizmek risklidir.
Gramsci'nin "Doğu" olarak tanımladığı ülkelerdeki kapitalizm emperyalizme bağımlı biçimde geliştiğinden, çarpık bir manzara ortaya çıkmakta, yapısal bir istikrarsızlık ortamında milli kriz, şu ya da bu oranda süreklilik arzetmektedir. Bu, "pelteleşmiş sivil toplum" tanımlamasından daha fazla açıklayıcı olan, daha açık bir kavramsal çerçevedir.
Yine de, herşeye karşın, Gramsci'nin Doğu ve Batı'ya farklı siyasal-sosyal iklimlerinden ötürü ayrı ayrı mücadele stratejileri önermesi esasta çok yanlış değildir. Batıdaki görece istikrar ortamında ve sivil toplum alanının etkisinin yaygınlığı koşullarında Gramsci'nin deyimiyle "mevzi savaşı" klasik Leninist teorideki evrimci aşamaya denk düşebilir. Doğu'da ise "sivil toplumun pelteleşmiş olması'ndan çok, kapitalizmin gelişme tarzından ötürü (ki bu alanı daraltan esas unsur sürekli kriz halidir) diktatoryal/faşist tarz egemendir ve orada sürekli halde mevcut bulunan krizin derinleştirilmesiyle devrimci alternatifin kendi askeri-politik-kültürel etki alanını, gücünü büyütmesi aynı sürece denk düşer.

Sivil Toplum



Bilindiği gibi, sivil toplum kavramı Hegel kaynaklıdır. Hem Marks ve Engels hem de Gramsci sivil toplum kavramını Hegel'den devralmıştır. Ancak bu kavramın içini doldurmada Marks Hegel'i aşarken, Gramsci büyük ölçüde Hegel'e dayanır. Hegel'in devletin etnik içeriğinde anlatmak istediği siyasi dernekler, sendikalar, vakıflar, kiliseler vb. alanları Gramsci sivil toplum alanları olarak tanımlamaktadır. Marks ve Engels'de sivil toplumun tanımında ekonomik ilişkiler alanı baskınken, Gramsci'de ise ekonomik ilişkiler alanını çağrıştıran imgeler sınırlıdır.
Burjuvazi tarih sahnesine çıkarken şu temel argümanları ileri sürmüştü: "ekonomik özgürlük, rekabet serbestliği, feodal devletin ekonomik hayata karışmaması veya destek düzeyinde yardımcı olması..." İşte sivil toplumun anatomisi.
"Araştırmalarım, hukuki ilişkilerin, devlet biçimlerinde olduğu gibi ne kendi kendilerine, ne de iddia edildiği gibi insan zihniyetinin genel evrimiyle anlaşılamayacağı, tam tersine, bu ilişkilerin Hegel'in 18. yy İngiliz ve Fransız düşünürlerin örneğine uyarak "uygar toplum"7 adı altında topladığı maddi varlık koşullarında kökenlerini buldukları ve uygar toplumun anatomisinin, ekonomi politiğin içinde aranması gerektiği sonucuna vardı."8
Klasik Alman felsefesinde ise Engels şöyle diyor: "devlet, siyasal düzene bağımlı öğedir, oysa sivil toplum, ekonomik ilişkiler alanı, kararlaştırıcı öğedir."9

Sonuç Yerine



Gramsci, 2. Enternasyonal'in ekonomistlerine ve bunun 3. Enternasyonal kökenli partiler içindeki versiyonuna karşı saygıya değer bir mücadele vermiştir. Fakat bunu yaparken zaman zaman çubuğu tersine bükmüş ve 2. Enternasyonal'in ekonomik indirgemeci geleneğinin soldaki bir başka versiyonu bu defa bu boşlukta filizlenmiştir. Örneğin E.Laclau ve Mouffe'un post-Marksizmi bu boşlukta gün yüzüne çıkmıştır.
Anlaşıldığı gibi, Gramsci'nin düşünce disiplini bir toplamdır ve mutlaka ayıklanması gerekmektedir. Bunu şu ana kadar daha çok Avro komünistler ve post-marksistler yaptılar. Tabii ki bunu içinde bulundukları platformun sınıfsal çıkarlarına göre yaptılar. Önce Leninist fikirleri ayıkladılar, sonra cepheden saldırmaya başladılar. Bugün Gramsci'nin başına gelen de budur. Ama herşeye rağmen Gramsci bizimdir. Gramsci "sağcı düşünceler taşısa da" Marksist bir aydındır.

22 Aralık 2011 Perşembe

Ece Hanım’ın “Herkes”i (Bir Gün Herkes Banu Güven Olmayacak)

“Sınıfsız Domates” denen o garabet yazısını eleştirdiğimden beri Ece Temelkuran hakkında yorum yapmamak için ciddi bir özen gösteriyorum. Zira Temelkuran’la ortak arkadaşlarımız, dostlarımız var ve onlar arkadaşlarını korumak istediklerinde ne yazık ki işler kişiselleşiyor, kalpler kırılıyor. Ama şunu da söyleyeyim, o “Sınıfsız Domates” yazısına yapılan onca savunma içinde, başta Temelkuran’ınki olmak üzere, yazının içeriğindeki avuç dolusu faül hakkında tek bir doyurucu savunma gelmedi. Onun yerine bol bol “Ece iyi kızdır” savunması dinledim. Ben de “kötüdür” demedim zaten, tanımam da kendisini.

Bana bu yazıyı yazdıran şey, Ece Temelkuran’ın Habertürk’te çıkan “Bir gün herkes Banu Güven olacak” yazısı. Temelkuran, iyi niyetli olduğundan yüzde yüz emin olduğum bir şekilde, medyaya yapılan baskılardan bahsediyor ve Banu Güven’in kendisine açtığı blogda sergilediği habercilik örneklerini övüyor. Şunu net bir şekilde söyleyeyim; hem medyaya yapılan baskılar konusunda, hem de Banu Güven’in blogu konusunda kendisiyle tamamen hemfikirim. Hiçbir itirazım yok o konuda. Eline sağlık.

Lakin şu paragrafından itibaren ayrılıyoruz; “Sanırım eninde sonunda hepimizin yapacağı bu olacak. Geriye sadece hakikaten habercilik yapmak isteyen, hakikaten sözünü söylemezse yaşayamayacağını hisseden insanlar kalacak ve kendi medyalarını kuracaklar.“

Ben “Sınıfsız Domates” yazısını eleştirirken Ece Temelkuran’ın dünyayı yalnızca kendi ait olduğu sosyal sınıf ve kendi sosyal çevresi üzerinden anlamlandırmaya çalışmasını eleştirmiş ve şunu demiştim: “Siz bu sınıf öfkesi işini Oxford’lu siyaset bilimci arkadaşınıza değil, gazetenizin binasının hemen arkasındaki Dolapdere’de evlerini zenginlere kaptırmakta olan insanlara bir sorun.” Şimdi yine benzer şeyler söylemek durumundayım.

Sıkıntı şu; Ece Temelkuran yine ve kim bilir kaçıncı kez, konunun merkezine kendisini ve kendi gibileri koyuyor. Bu örnekte “herkes” dediği Banu Güven ve kendisi gibiler. Eğer Pi sayısını 3 alır gibi “herkes”i Banu Güven ya da Ece Temelkuran alırsak dediği doğru. Ancak Pi, hâlâ 3.141592653589793238462643383279502… diye sonsuzluğa uzuyor; Banu ve Ece Hanımlar da hâlâ Türkiye medyasının en şanslı azınlığına mensup.

Medya, Türkiye’de sendikasızlaştırmanın ve iş güvencesizliğinin en ağır yaşandığı sektörlerden. Aynı şekilde medya gruplarının iş dünyası ve egemen siyasetle olan etle tırnak ilişkisi nedeniyle editöryel bağımsızlıktan da bahsetmek mümkün değil. Bütün bunların sonucu olarak gazeteci dediğimiz insan bu ülkede, hele ki ana akım medyada çalışıyorsa, işine yabancılaşmış, istediğini yazamayan, özel alanda bile kendini ifade etmesi hoş görülmeyen, çok çalışan, az kazanan, mutsuz ve güvencesiz bir insan.

Evet, bu ülkede ana akımda çalışan bir sürü gazeteci toplumsal olaylara duyarlı, bu işin böyle olmaması gerektiğini biliyor ve başka bir medya düşlüyor. Zaten mutsuz olmalarının nedeni de bu. Ama pek azı Banu Güven gibi kapıyı çekip çıkabilir, çünkü ödemeleri gereken bir ev kirası, bakmaları gereken bir aile var. Çocuğumuz bizden bir şey istediğinde, kaçımız Spartaküs kalabiliriz ki?

Yani herkes Banu Güven olamaz maalesef, olamıyor, olamayacak. Ancak Ece Temelkuran’ın dünyasındaki “herkes” Banu Güven olabilir. Onlar kapıyı vurup çıkabilir, kendi bloglarını açıp istediklerini yapabilir. Kınamak için söylemiyorum, sonuçta herkes bunu yapmak ister. Ayrıca başka bir ana akım haber merkezine atlamak yerine, bunu yapması da saygıya değer. Mesele o değil.

Mesele şu. Ece Hanım “herkes” deyince, kimse “herkes” olmuyor. Her şeye kendi sınıfının, kendiyle aynı hayatı yaşayan insanların perspektifinden bakmayı bıraksa, biraz altındaki insanların o hani kendi deyimiyle “bir aylık maaşları kadar parayı ayakkabıya yatırdığı” insanların yaşamına baksa, bazı şeyleri görecek. Neyi görecek mesela? Ana akım medyada çalışıp tuttukları blogda yazdıklarını şeflerinden gizlemek zorunda olan, Twitter’a girişi yasaklanmış gazetecileri görecek. Bizzat kendi çalıştığı gazetede eline “hakkında yazılması yasak konular” tutuşturulmuş, kendini patronun tetikçisi gibi hisseden ve kendini ifade etme şansı sıfırlanmış insanları görecek. Evet, onlar da kapıyı vurup çıkmak ve kafasından geçenleri haykırmak istiyor. Ama onlar bunu yaparsa bırak ayakkabı alışverişi çılgınlığına kapılmayı filan, aç kalırlar. Yapabilecekleri en fazla dörtte bir maaşa BirGün, Evrensel, Özgür Gündem ya da başka bir özgür yayın organına geçmek, orada da Zeynep Kuray dostumuz gibi bir gün kolundan çekilip göz altına alınmak olur. Çoğunluk bunu da yapamaz, kendi depresyonunda yaşar, gider. Ta ki bir gün bir tenkisat dalgasında kapının önüne konana kadar.

Özetle; ana akımın köşelerini tutmuş bir avuç şanslı insanla, o sürünmeye mahkum edilmiş medya çalışanlarını karıştırmayın. “Herkes” biziz, siz olsa olsa “bazıları”sınız. Sizi şanslı olduğunuz için suçlamıyoruz ama “herkes” adına konuşmaya hakkınız yok. Çünkü sizin “herkes” dediğinizle, bizim “herkes” dediğimiz farklı. Siz “sınıf teorisi”ni domatesler üzerinden sorgulayan Ece Hanım buna ne dersiniz bilmiyorum da, ben “sınıf farkı” diyorum.

Belki sizin iddia ettiğiniz gibi domateslerin sınıfı yoktur bu ülkede de, gazeteciler arasında epeyce bir sınıf farkı var, bilesiniz.


Dağhan IRAK

12 Eylül 2011 Pazartesi

Sağım, Solum, Önüm, Arkam İşkenceci


"Bizi kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu." diye anlatır Cemal Süreya Dersim katliamı sonrası sürgününü. Yanındaki erler nasıl anlatıyordu acaba yakınlarına, ya da daha doğrusu hiç anlattılar mı?

DERSİM olaylarının yaşandığı dönem 2. Tabur, 9. Bölük’te görev yapan 101 yaşındaki Diyarbakırlı erlerden Eskeri Akyol, 74 yıl sonra “Kara Vagon” belgeselinde Dersim’de yaşanan korkunç olayları anlattı. Diyarbakır’ın Dicle ilçesi Altay köyünde iki kız ve iki erkek babası olan Eskerî Akyol ömrü boyunca Dersimde yaşanan vahşetin acı izlerini yüreğinde taşıdı.

“… Kaçanların bir kısmı derelere, mağaralara sığınmışlardı. Daha dirençli olanlar, (Munzur) nehirden karşıya geçiyorlardı. Askerler öyle yetişir yetişmez ateşe veriyorlardı mağaraları. Sonra gittiğimizde/baktığımızda, öyle çoğu yaşlı benim gibi. Getirip üst üste yığıyordu askerler ve üzerlerine gazyağı döküp ateşliyorlardı. Öyle canlı canlı… Kadın, çoluk – çocukları da yakıyorlardı…”

Dersim katliamına katılan onbinlerce erden konuşan iki kişiden birisinin anlatımı böyle. Zilan Deresi ve Koçgiri katliamına katılanlardan kimse konuşmadı. Katliamı yaşayanlardan çok sayıda konuşan oldu. Rütbeliler, emri verenlerde konuşan oranı daha fazla. Görevi emre itaat olan, itaat etmeyince cezalandırılan belki de öldürülen erlerin çok büyük kısmı konuşmamayı tercih etti ömürleri boyunca:

Karslı A. Demirtaş;
"Bir gün, 4-5 yaşlarında bir çocuğu komutan bana göstererek 'öldür' dedi. Ben yapamam deyince, yüzbaşı rütbesindeki komutanım çocuğu ayağından tuttu. Güçlü ve kuvvetli elleriyle yanı başındaki kayalara başı gelecek şekilde kaldırıp, kaldırıp vurmaya başladı. O an hafızamı kaybetmişim. Kendime hastahanede geldim. Havadeğişimi verdiler. Bir daha da Dersim'e yollamadılar. Çünkü herşey bitmişti."

Artık Dersim, Zilan veya Koçgiri katliamlarını yapanlardan kimse hayatta kalmadı. Fakat başka katliamlara karışanlar halen hayatta. 80 öncesi Kırıkhan, Maraş, Çorum, Malatya, Sivas vb. katliamına katılan ve hiç ceza almayan onbinlerce, bu katliamlar olurken bu şehirlerde yaşayıp seslerini çıkarmayıp susan yüzbinlerce insan hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ediyor. Çorum'a her gittiğimde gördüğüm yaşı büyük herkese acaba bu da katliama karıştı mı, yoksa 2 ay boyunca onlarca kişi katledilip kadınlara tecavüz edilirken sesini çıkarmadan bekledi mi diye düşünüyorum. Üçüncü bir alternatif yok, devrimciler dışında Alevilerin yanında durup faşistleri engellemeye çalışan kimse yoktu.


Bugün 12 Eylül 1980 darbesinin 31. yıldönümü, yukarıda bahsettiğim katliama göz yumanların en büyük darbe karşıtları, dünyanın en şahane demokratları olduğunu öğreneli 1 sene oldu. Katliam olan şehirlerden büyük oranda evet oyu çıkmasının onların demokrat olduğunu gösterdiğini de öğrendik yakın zaman önce.

12 Eylül sonrası başta Diyarbakır, Mamak, Metris cezaevleri olmak üzere bütün cezaevleri işkence merkezleri oldu, bu işkencelere kadrolu faşistler dışında onbinlerce er de katıldı. 20 yaşında mecburi görevini yerine getirirken işkenceye şahit oldular, daha da kötüsü bu işkencelere katıldılar. Neler hissettiklerini bilmiyoruz, çünkü hiçbirisi anlatmıyor tanıklıklarını. Bir kısmı mutluydu belki vatan hainlerine yaptıklarından dolayı. Sadece 12 Eylül dönemiyle sınırlı kalmadı elbette. Sonrasında 90'larda Ümraniye, Buca, Diyarbakır, Ulucanlar ve 19 Aralık katliamlarına da katıldı binlerce er. Kürt illerinde ise yakılan köyler, işkence edilerek öldürülen insanlara şahit oldular. Ve çok azı bu tanıklıklarını anlatıyor.

Aşağıdaki fotoğrafta İlhan Erdost'u öldüren erlerin resimleri var. 31 sene aradan sonra ilk kez yayınlandılar. Böyle onbinlerce işkenceci/katil aramızda dolaşıyor.

Otobüste yanımızda oturan, sokakta ateş isteyen herkes işkenceci/katil olabilir. Bunlarla yüzleşmeden ne darbeyle ne de doksanlarla hesaplaşabiliriz.





10 Eylül 2011 Cumartesi

Sınıf farkına, Kürt sorununa ve bilimum problemin çözümüne karşı vicdan


“Bütün ıstırapları, tüm o gizli, acı gözyaşlarını, karnı tokların vicdanına yüklemek istiyorum.” Rosa LUXEMBURG

Ne kadar çok büyülü sözcük var. Bu sıralar bunlardan en çok kullanılanı ise hiç şüphesiz vicdan kelimesi. Herkes vicdanlı. Doğu Türkistan için ağıtlar yakarken, öldürülen, işkence gören Kürt çocuklar için iyi oluyor büyüyünce terörist olacak nasılsa diyen milliyetçi de, Filistin'de eziyet gören öldürülen Filistinliler için yas tutarken Sudan'daki katliamları görmeyip, ülkede öldürülen eşcinseller için sevinen de, sokakta gördüğünde yüzüne bakmadığı, tiksindiği, sadece kendisine hizmet için kullandığı insanlar veya kapıcısının, hizmetçisinin 20 yaşındaki çocuğu askerde ölünce kanı yerde kalmasın diye savaş çığlığı atan ulusalcısı da ağzından bu kelimeyi düşürmüyor. Kendisini daha demokrat olarak tanımlayanlar ise, herşeyi salt bir vicdan dengesi üzerine oturtarak ezen/ezilen şiddetini hiç gözetmeden herşeye bir yapay bir vicdan çizgisinden bakıyor. 12 yaşında 13 kurşunla öldürülen bir çocukla, mesleği nedeniyle savaşın bir tarafı olan birisini eşleştirebiliyor. Üstelik çoğunluğu bunda sivil Kürt çocukları yerine öte taraf lehinde konuşmayı tercih ediyor.

Bu vicdan öyle birşey ki, misal Tuzla'da, maden ocaklarında, silikozis hastalığından ölenler için kuru bir vahvah deyip geçerken, zengin çocukları bir şekilde hastalıktan, trafik kazası vb. nedenlerle öldüğünde günlerce ağıt yakılabiliyor. Çünkü sınıfsal olarak üstte olanların hastalanması, ölmesi onların vicdanını daha çok yaralıyor. Egemen olan vicdani anlayış, ölen zengine yoksuldan daha fazla üzülmeyi, ölen Türk'e Kürt'ten daha fazla üzülmeyi gerektiriyor.

Son günlerde dönen vicdan tartışmaları ise daha spesifik, sol içi sayılabilecek bir düzlemde gidiyor. Her boka burnunu sokmayı meslek edinmiş bazı muktedir sevici "gazeteciler" ise vurulmuş ava atlamayı bekleyen av köpekleri gibi aportta bekliyorlar. 90'larda TMŞ komiserliği yapanlar da, okulunun bir topluluğunda kız tavlamak için şekil yapan da, kantinlerde solcuların masasında bir çay içip kendisini şimdi sosyalist kanaat önderi sananlar da bu fırsatı bekleyip, ilk fırsatta birilerinin eteği altına saklanıp saldırabiliyorlar. Kelime oyunlarıyla "vijdan" diye seslenerek. Kendilerinin bulunduğu bok çukurunu vidanjör bile temizleyemeyecekken üstelik.

Elbette bu durum, öte tarafta "salt" vicdan üzerinden politika yapanları temize çekmiyor elbette, bir şekilde zaman zaman benim de savunmak zorunda hissettiğim bir vicdan kumkuması yazar, içindeki sınıf kinini kustu (esasında onun sınıfındakiler kusmaz, istifra eder). Hizmetçisine aylık olarak bir ayakkabı parası verdiğini, sosyal güvenliksiz çalıştırdığını üzerine hiç dokundurmadığı "vicdanı" ile aklayarak anlattı. Ve elbette kendisini ve sınıf bilinci hiç olmamış hizmetçisini övmeyi de ihmal etmeden. Yazıda hizmetçisinin sınıf öfkesine ne olduğunu merak ettiğini söylerken, kendisinin O'na karşı yaptıklarının maskelenmiş sınıf kini olduğundan da habersiz. Ne diyelim sizin vicdanınız ve domatesleriniz size kalsın, elbette bu küstahlığınızın/şımarıklığınızın hesabının sorulacağı günler için mücadeleye devam edeceğiz.

Ne vicdan, ne merhamet, ihtiyaç duyduğumuz tek duygumuz sınıf kinidir.