Biraz geç kaldık yazmak için ama yazmasak olmazdı. Zira ilginç bir gelişme yaşandı geçtiğimiz hafta içi Türkiye'nin bu çok yoğun gündemi içinde. Metris cezaevinde işkenceyle öldürülen Engin Çeber davasında karar açıklandı ve Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesi Metris Cezaevinde 2. müdür olarak görev yapan Fuat Karaosmanoğlu ile infaz koruma memurları Nihat Kızılkaya, Selahattin Apaydın ve Sami Ergazi'yi müebbet hapis cezasına mahkum etti.
Engin Çeber 28 Eylül 2008'de Yürüyüş dergisi satarken gözaltına alınmış, önce karakolda ardından da cezaevinde işkenceye maruz kalmış ve devlet eliyle katledilmişti. Yıllardır sokaklarda vurulan, işkencehanelerde öldürülen bu memleketin çocukları olarak mahkemeden çıkan karara elbette şaşırdık. Devletin kendi cinayetini kabullenmesi ve Engin'i öldürdüğünü itiraf etmesinin ardından cezaların gelmesi bu ülkenin alışık olmadığı bir durum. Her ne kadar olayda dahli, ihmali bulunan 39 kişi mahkeme tarafından serbest bırakılsa da, 4 işkencecinin müebbet ceza alması hukuk ve insanlık adına sevindiricidir. Ancak şunu da söylemek gerekir ki, temyiz, üst mahkemeler derken çıkan bu kararın da bozulacağını tahmin etmek zor değil. Biz, vatandaşlarını katleden ve bunu da itiraf eden bir devletten adalet bekliyor değiliz. Bekleyenlerin de bulamayacağını biliyoruz...
5 Haziran 2010 Cumartesi
3 Haziran 2010 Perşembe
Capitalism kills, kill capitalism

20 Nisan'da BP'nin (British Petroleum) Meksika Körfezindeki platformunda patlamalar meydana geldikten sonra denize petrol sızıntısı başladı. Platform patlamadan 2 gün sonra battı, günde 3 milyon litre ham petrol denize sızıyor, platformun 300 km uzağındaki kıyılara ulaşmış durumda ve eni 500 kilometre uzunluğuna ulaştı (toplamda 25 bin kilometrekarelik bir alan). Patlamalarda platformda calışan 11 işçi öldü. Patlamanın sebebi, son aşamada devreye girmesi gereken güvenlik önleminin başarısız olması. MMS'in (denetleyen kurum) itiraf ettiği üzere bu güvenlik sistemiyle ilgili BP'den herhangi bir güvence alınmamış, bunun sebebi ise BP'nin agresif, aceleci ve aşırı riskli kapama metotları. Daha basit bir tabirle, daha kısa sürede daha ucuza maletme çabası. Şimdiye kadarki durumuyla bile gelmiş geçmis en büyük petrol felaketi sayılıyor, görünürde durdurabilecek bir çözüm de henüz bulanamadı. Son deneme de başarısızlıkla sonuçlandı. Körfez savaşı sırasında Saddam Hüseyin'in yaktığı petrol kuyularının görüntülerini yayınlarken her türlü dezenformasyona başvuran (Norveçteki bir kaza sonrası petrole bulanmış karabatak görüntülerini yayınlayan uluslararası medya pek sesini çıkarmadı bu sefer.
Kapitalizm bizi katı fosil yakıtına mahkum etmek istiyor, onu dünyanın vazgeçilmeyecek tek enerji kaynağı olarak dayatıyor. Fosil yakıtların elde edilmesi ve işlenmesi hem pahalı hem de çevreye geri dönüşümsüz zararlar veriyor. Yenilenebilir, çevreye zarar vermeyen, daha düşük maliyetli enerji ise tercih edilmiyor. Güneş, rüzgar ve su ile elde edilebilecek enerji türleri kapitalizmin kar hırsı nedeniyle yaygın kullanıma sokulmuyor. Kapitalizm bizi öldürmeden biz kapitalizmi öldürelim.
Bıraktım acının alkışlarına 3 Haziran 63'ü...
Kendisiyle aynı memleketli olmaktan büyük mutluluk duyduğum sayılı isimlerden biridir Nazım usta. Öyle Türklük falan gibi saçmalıklar beni gururlandırdığı için değil elbette, yazdığı o muhteşem dizeleri bir çevirmenin hızarından geçmeden okuyabildiğim için.Geçen yıl pek özgürlükçü ve demokrat AKP tarafından vatandaşlığı iade edilen Nazım 3 Haziran 63'te göçmüştü buralardan. Ona vatandaşlık hakkını lütfedenlerin bilmediği ve anlayamayacağı gibi bir dünya vatandaşı olarak doğmuş ve öyle ayrılmıştı aramızdan.
Şiirleri sonsuza kadar çınlayacak gök kubbenin altında ve bize insanlık yolunu göstermeye devam edecek şüphesiz. Rahat uyu usta, yola koyulduk...
31 Mayıs 2010 Pazartesi
Katil olan halklar değil devletlerdir / Faşizme geçit yok...
İsrail devleti, Yahudilerin yaşadığı büyük felaketin ardından korsan bir biçimde Filistin topraklarında kurulduğu günden beri faşist ideolojisiyle tüm Ortadoğu halklarına kan kusturuyor. Hitler'in zulmüden en çok çekenlerden olan Yahudiler, bu zulümleri unutmuşçasına davranıyor ve siyonist devletleriyle dünyada anti semitizmin yükselmesine neden oluyor. Bugüne kadar yalnızca Filistin halkına karşı işledikleri insanlık suçlarını saymak bile sayfalar dolusu yazıya neden olur.
Dün sivil gemilere gerçekleştirilen saldırı da bu halkaya bir yenisini ekledi. Bu katliam üzerinden tüm dünyada tepkiler yükseliyor. Ancak özellikle Türkiye'de görülen bir gerçek var, o da bu tepkilerin Hitler'in haklı olduğunu iddia edecek kadar insanlık dışı boyutlara varmış olduğu. Din kardeşliği üzerinden İsrail düşmanlığı yaratan İslamcı kitleler, alenen faşizmi yükseltiyorlar. İş, Yahudilerin iğrenç insanlar olduğunu iddia etmeye kadar varıyor. Memleketin İslamcısı-faşisti, elbirliğiyle yeni bir 6-7 Eylül provası yaparcasına sokaklarda bayrak yakıp, taşlayacak Yahudi evi arıyor. Deniz Gezmiş ve arkadaşları Filistin kamplarında eğitim alırken öldürecek devrimci arayan, CIA-MOSSAD eliyle büyütülen-kollanan Abdurrahman Dilipak ve türevi adamlar, bugün çıkıp timsah gözyaşlarıyla Filistin için ağlama yüssüzlüğünü bile gösteriyor.
Bu noktada çok dikkatli olmak gerekir. Unutulmamalıdır ki, katil olan halklar değil devletlerdir. Ve her devlet, en az İsrail kadar katildir. Siyonist İsrail devletinin yıkılmasını ve Ortadoğu halklarının laik-demokratik-ırkçı olmayan bir Filistin devletinde yaşamasını isterken; İslamcılar ve faşistler gibi anti semitizm rüzgarına kapılmamak ve uyanık olmak gerekir. Bizler, halkların değil devletlerin düşmanıyız. Ve insanlığın yanında yer alan her dinden, dilden, ırktan, cinsiyetten, yaştan insanı da faşizme karşı mücadeleye çağırıyoruz.
Tanklara karşı taş, özgür Filistin kazanacak...
30 Mayıs 2010 Pazar
Dikkat, kuduz köpek var!
Ankara, Bahçelievler'de yedi Türkiye İşçi Partili genci faşist katil Abdullah Çatlı ve itlerden oluşan ekibiyle katleden Haluk Kırcı bugün tahliye edildi. 1978'deki katliamın ardından 7 kez idam cezası alan, ancak yatarı 70 yıla indirilen, ardından 36 yıl ceza uygun görülen Kırcı, 1991'de 1 cinayet işlemiş gibi yapılan hesap sebebiyle mahkumiyetinin 10. yılında tahliye edilmişti. 1996'da yakalanan katil, bu kez de nezaretten kaçırılmış ve 1999'daki Susurluk kazası sonrası yakalanıp 4 yıl ile cezalandırılmıştı. Yanlış tahliye kararları, devlet tarafından bir türlü bulunamaması vs. derken, Haluk Kırcı 7 pırıl pırıl genci öldürmenin cezasını 20 yıl bile içeride yatmadan ödemiş oldu ve aramıza karıştı.
Şimdi ağzındaki salyalarla aramızda dolaşıyor. Onu koruyacak yüksek mevkii sahibi abileri vasıtasıyla yaşamının geri kalanını padişah gibi geçireceği muhakkak. Bu devletin adaleti, hukuku, vicdanı bu işte. Biz sizi tanıyoruz, katliamlarınızdan, yitirdiğimiz canların acılarından, ağzınızdaki salyalardan tanıyoruz. Buradan tanımayanları da uyarıyoruz; dikkatli olun, aramızda bir kuduz köpek daha var artık...
Şimdi ağzındaki salyalarla aramızda dolaşıyor. Onu koruyacak yüksek mevkii sahibi abileri vasıtasıyla yaşamının geri kalanını padişah gibi geçireceği muhakkak. Bu devletin adaleti, hukuku, vicdanı bu işte. Biz sizi tanıyoruz, katliamlarınızdan, yitirdiğimiz canların acılarından, ağzınızdaki salyalardan tanıyoruz. Buradan tanımayanları da uyarıyoruz; dikkatli olun, aramızda bir kuduz köpek daha var artık...
Öldürülenler kardeşimizdir
Türkiye'de nefret suçları işlenmeye devam ediliyor. Dün, Kurtuluş'ta gündüz vakti bir transseksüel boğazı kesilerek öldürüldü. Sistematik biçimde ayrımcılığa maruz kalan, toplum tarafından dışlanan, devlet tarafından şiddet yoluyla ortadan kaldırılmaya çalışılan, fuhuşa zorlanan travesti ve transseksüeller; artık sokak ortalarında rahatça öldürülebiliyor.
Aileden sorumlu devlet bakanının eşcinselliği hastalık olarak nitelediği bir ülkede, devlet de nefret suçlarını ve ayrımcılığı önlemek yerine daha da kışkırtmaktan öte bir işlev görmüyor. Toplumda ayrımcılığı önlemekle, vatandaşlarının can güvenliğini sağlamakla yükümlü olan devlet acilen görevini yerine getirmelidir. Öldürülenler kardeşimizdir...
Aileden sorumlu devlet bakanının eşcinselliği hastalık olarak nitelediği bir ülkede, devlet de nefret suçlarını ve ayrımcılığı önlemek yerine daha da kışkırtmaktan öte bir işlev görmüyor. Toplumda ayrımcılığı önlemekle, vatandaşlarının can güvenliğini sağlamakla yükümlü olan devlet acilen görevini yerine getirmelidir. Öldürülenler kardeşimizdir...
YÖK YOK oluncaya dek sürecek bu mücadele!!

Üniversitelerde terör estiilmeye devam ediliyor, taşra üniversitelerde ve büyük şehirlerde faşistlerin güçlü olduğu üniversitelerde faşist saldırılar, polis (jandarma, ÖGB) saldırıları ve soruşturma terörü. Faşistlerin saldıramadığı yerlerde polis saldırısı ve soruşturma terörü olarak devam ediyor. Bu sene en yoğun saldırı altında ise Hacettepe Üniversitesi varç Sene başında (Ekim ayında) ÖGB saldırısına karşılık veren Hacettepe üniversitesi öğrencileri, joplu, gaz bombalı, biber gazlı saldırı sonrası gözaltına alınmışlardı. Ve cezaları da final dönemi öncesi vererek öğrencileri iki sefer cezalandırmış oldu. Haberin metni şu şekilde:
Hacettepe rektörlüğü 6 öğrenciye birer dönem uzaklaştırma, bir öğrenciye iki dönem uzaklaştırma verip; son sınıftaki bir öğrenciyi de okuldan attı. Bu cezaları öğrencilere tebliğ etmeyerek öğrencisine verdiği değeri gösteren rektörlük; Tekel işçisine destek vermekten, halay çekmekten, fakülte önünde çalgı çalmaktan, şarkı söylemekten, 8 Mart'ı kutlamaktan ve daha bir sürü komik sebepten öğrencilere soruşturma açmıştı.
Bir kez daha söylüyoruz. YILDIRAMAYACAKSINIZ.
25 Mayıs 2010 Salı
Satılmış sendikanın paralı köpekleri
Türk-İş denilen sarı sendika tarafından satılan TEKEL işçilerinin, sendika ağalarına karşı haklı öfkesi dinmiyor. Önce İstanbul'da Türk-İş şubesini işgal eden ve satılmış sendika bürokratlarının gerçek yüzlerini afişe eden işçiler, daha sonra aynı eylemi Ankara'da, Adana'da da gerçekleştirerek, kendilerini satan sendikayı teşhir etmeyi sürdürdü.
Şubat ayında, 26 Mayıs'a gün kesen ve genel grev yapılacağını ilan eden 4 konfederasyon; geçtiğimiz hafta geri adım atmış ve genel grev yapılmayacağını açıklamıştı. Kesk'in ve Disk'in bu geri adımda payının olması elbette üzücü ve sol içinde tartışılması gereken bir hareket. Ancak TEKEL işçilerinin örgütlü olduğu Türk-İş'in doğrudan kendi işçilerini satması ve her zaman söylediğimiz gibi sarı sendika olduğunu kanıtlaması işçilerde muazzam bir öfke yarattı. TEKEL direnişi devam ederken bile AKP ile yaptığı pazarlıklar neticesinde işçilere sırtını dönen Türk-İş bürokratları, şimdi kulakları iyice çekilmiş olacak ki genel grev kararını da erteleyerek işçi sınıfını bir kez daha sattı.
Bugün Ankara'daki Türk-İş genel merkezinden gelen bir haber ise tahammül edilebilecek gibi değil. Genel merkeze giden ve sendika ağalarını teşhir etmeye hazırlanan işçilere polisler ve sendikanın güvenlik görevlileri tarafından saldırıda bulunuldu ve işçiler göz altına alındı. Polisin tavrı her zamanki alışık olduğumuz tavır ve devletin çıkarlarını korumakla yükümlü olduğu burjuvazinin şiddetiyle işçilere saldırıyorlar. Ancak işçilerin aidatlarıyla maaşı ödenen Özel Güvenlikçi köpekler ve onları işçilerin üzerine salan patronları... Siz artık sınırı aştınız. Sınıf, sizden hesabı soracaktır. Oturduğunuz o koltuklar başınıza geçirilirken, ayaklarınızın dibinde oturan köpekleriniz de kuyruklarını bacaklarının arasına kıstıracak. İşçi sınıfı haklı mücadelesinde her ne pahasına olursa olsun kazanacak. Yola koyulduk, geliyoruz...
Şubat ayında, 26 Mayıs'a gün kesen ve genel grev yapılacağını ilan eden 4 konfederasyon; geçtiğimiz hafta geri adım atmış ve genel grev yapılmayacağını açıklamıştı. Kesk'in ve Disk'in bu geri adımda payının olması elbette üzücü ve sol içinde tartışılması gereken bir hareket. Ancak TEKEL işçilerinin örgütlü olduğu Türk-İş'in doğrudan kendi işçilerini satması ve her zaman söylediğimiz gibi sarı sendika olduğunu kanıtlaması işçilerde muazzam bir öfke yarattı. TEKEL direnişi devam ederken bile AKP ile yaptığı pazarlıklar neticesinde işçilere sırtını dönen Türk-İş bürokratları, şimdi kulakları iyice çekilmiş olacak ki genel grev kararını da erteleyerek işçi sınıfını bir kez daha sattı.
Bugün Ankara'daki Türk-İş genel merkezinden gelen bir haber ise tahammül edilebilecek gibi değil. Genel merkeze giden ve sendika ağalarını teşhir etmeye hazırlanan işçilere polisler ve sendikanın güvenlik görevlileri tarafından saldırıda bulunuldu ve işçiler göz altına alındı. Polisin tavrı her zamanki alışık olduğumuz tavır ve devletin çıkarlarını korumakla yükümlü olduğu burjuvazinin şiddetiyle işçilere saldırıyorlar. Ancak işçilerin aidatlarıyla maaşı ödenen Özel Güvenlikçi köpekler ve onları işçilerin üzerine salan patronları... Siz artık sınırı aştınız. Sınıf, sizden hesabı soracaktır. Oturduğunuz o koltuklar başınıza geçirilirken, ayaklarınızın dibinde oturan köpekleriniz de kuyruklarını bacaklarının arasına kıstıracak. İşçi sınıfı haklı mücadelesinde her ne pahasına olursa olsun kazanacak. Yola koyulduk, geliyoruz...
24 Mayıs 2010 Pazartesi
Halaydan sonra ne yapıyoruz Kemalim?
CHP'de bayrak değişimi tamamlandı ve çok sevilen tabirle Gandi Kemal, Deniz Baykal'ın yerine partinin başına geçiverdi. Listesinde de Baykal'dan yalnızca 4 ismi tutan Kılıçdaroğlu, partinin statükoculuktan vazgeçip sosyal demokrat bir kimlik kazanacağı umutlarını da artırdı.
Uzun yıllardır beyaz Türklerin partisi olan CHP'nin başına Dersimli bir Kürdün geçmesi elbette sevindirici. Lakin Gandi'nin Dersimliliğinin de, Kürtlüğünün de folklorik bir öğe olmaktan öte anlamı yok. Hatırlarsınız CHP'nin kadrolu faşistlerinden Onur Öymen'in Dersim katliamını alkışlayan konuşmasını önce yermiş, bir gün sonra ise özür dilemek zorunda kalmıştı. Kurultaydaki konuşmalarından da, Kürt sorunu gibi temel bir konuda Baykal'dan farklı düşünmediği ve aynı vizyonsuzluğa, çözümsüzlüğe sahip olduğu ortaya çıktı.
İnsanları umutlandıran nokta ise Kılıçdaroğlu'nun siyasetini laiklik, cumhuriyet değerleri, ülkenin bölünmez bütünlüğü gibi kavramlar üzerine değil; açlık, sefalet, işçi hakları gibi söylemler üzerine kurma ihtimali. Yani bu memlekette ortanın solunda olarak tanımlanan bir partinin sosyal demokrat siyaset yürütme ihtimali bile heyecan yaratıyor, düşünün içinde bulunduğumuz durumu.
CHP kongresinde "Faşizme karşı omuz omuza" sloganları duymak elbette güzel oldu lakin orada bulunan kalabalıklar gibi Kılıçdaroğlu'nun "Devrimci" olduğunu falan düşünecek durumda değiliz. Express dergisinin bu sayısında yer alan bir anektod durumu açıklıyor aslında; Direnişteki itfaiye işçilerinin yanına giden Kılıçdaroğlu işçi haklarından, emekten bahsedip belediyeye geçirirke, direnişteki bir işçi soruyor "Peki CHP'nin elinde bulunan İzmir belediyesinde işten atılan Kent AŞ işçileri?", Kılıçdaroğlu'nun cevabı manidar "Hadi halay çekelim".
Merkez siyasette olası bir sola kaymanın sosyalist sol adına da faydalı olacağı muhakkak. Ancak bu havayı kendi lehimize döndürmek elbette bizim elimizde. Düzen partilerinin gerçek yüzlerini işçilere göstermek, onların sorunlarının tek muhatabının biz olduğunu anlatabilmek görevimiz. Kılıçdaroğlu'na sorulacak ilk sorumuz da şudur; "Halaydan sonra ne yapıyoruz"....
Uzun yıllardır beyaz Türklerin partisi olan CHP'nin başına Dersimli bir Kürdün geçmesi elbette sevindirici. Lakin Gandi'nin Dersimliliğinin de, Kürtlüğünün de folklorik bir öğe olmaktan öte anlamı yok. Hatırlarsınız CHP'nin kadrolu faşistlerinden Onur Öymen'in Dersim katliamını alkışlayan konuşmasını önce yermiş, bir gün sonra ise özür dilemek zorunda kalmıştı. Kurultaydaki konuşmalarından da, Kürt sorunu gibi temel bir konuda Baykal'dan farklı düşünmediği ve aynı vizyonsuzluğa, çözümsüzlüğe sahip olduğu ortaya çıktı.
İnsanları umutlandıran nokta ise Kılıçdaroğlu'nun siyasetini laiklik, cumhuriyet değerleri, ülkenin bölünmez bütünlüğü gibi kavramlar üzerine değil; açlık, sefalet, işçi hakları gibi söylemler üzerine kurma ihtimali. Yani bu memlekette ortanın solunda olarak tanımlanan bir partinin sosyal demokrat siyaset yürütme ihtimali bile heyecan yaratıyor, düşünün içinde bulunduğumuz durumu.
CHP kongresinde "Faşizme karşı omuz omuza" sloganları duymak elbette güzel oldu lakin orada bulunan kalabalıklar gibi Kılıçdaroğlu'nun "Devrimci" olduğunu falan düşünecek durumda değiliz. Express dergisinin bu sayısında yer alan bir anektod durumu açıklıyor aslında; Direnişteki itfaiye işçilerinin yanına giden Kılıçdaroğlu işçi haklarından, emekten bahsedip belediyeye geçirirke, direnişteki bir işçi soruyor "Peki CHP'nin elinde bulunan İzmir belediyesinde işten atılan Kent AŞ işçileri?", Kılıçdaroğlu'nun cevabı manidar "Hadi halay çekelim".
Merkez siyasette olası bir sola kaymanın sosyalist sol adına da faydalı olacağı muhakkak. Ancak bu havayı kendi lehimize döndürmek elbette bizim elimizde. Düzen partilerinin gerçek yüzlerini işçilere göstermek, onların sorunlarının tek muhatabının biz olduğunu anlatabilmek görevimiz. Kılıçdaroğlu'na sorulacak ilk sorumuz da şudur; "Halaydan sonra ne yapıyoruz"....
21 Mayıs 2010 Cuma
Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet ve Bentham

Burada egemen olan yalnızca, Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet ve Bentham'dır.
Özgürlüktür, çünkü, metanın, diyelim emek-gücünün hem alıcısı hem satıcısı yalnızca kendi serbest iradelerinin etkisi altındadırlar. Serbest taraflar olarak sözleşme yaparlar ve vardıkları anlaşma, ortak iradelerinin yasal ifadesinden başka bir şey değildir.
Eşitliktir, çünkü birbirleriyle basit meta sahipleri olarak ilişki içine girerler ve eşdeğeri eşdeğerle değişirler.
Mülkiyettir, çünkü taraflar, kendi malı olan şeyler üzerinde tasarrufta bulunur.
Ve Bentham'dır, çünkü ... herkes yalnız kendini düşünür, kimse geri kalana kulak asmaz ... ve takdiri ilahi ile hepsi de herkesin mutluluğu ve yararı adına, kendi karşılıklı çıkarları adına elbirliği ile çalışır.
Marx böyle yazmıştır Kapital'in birinci cildinde, son paragrafta yazan kısıma dikkat edelim "herkes yalnız kendini düşünür, kimse geri kalana kulak asmaz". Zonguldakta ölen işçiler içinde böyle oldu.
Herkes kendi meşrebince yorumladı. İş kazası deyince aklına sahnede vücudunu teşhir eden mankenlerin, şarkıcıların göt çatalının gözükmesi, memelerinin meydana çıkması gelen burjuva basın için manşet bile olmadı.
Tekel işçilerini yetim hakkı yemekle suçlayan RTE ise "kader" dedi. Çünkü kapitalizmde işçilerin kaderinde hep ölüm var. Tekstil işçileri için de, tersane işçileri için de, maden işçileri için de. Kendisine ise yanıtı Nazım uzun seneler önce vermişti;
«Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.»
Hayır,
gelecek günler için
gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz vaadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum
zaferden sonrasına dair.
«Kim bilir belki yarın...»
Bakalım o zaman da kader diyebilecek mi?
20 Mayıs 2010 Perşembe
Haykır acını proleterya, baş eğme haykır!
Zonguldak'ta göçük altında kalan işçilerin cesetlerine ulaşıldı. Denetlenmeyen ocaklarda, sendikasız, güvencesiz, 3 kuruş paraya ölüme gönderilen işçiler, aile çadırını ziyarete giden Başbakan'ın umurunda bile olmadı tabii ki. Dedi ki RTE; "Bu ölümler bu mesleğin kaderinde var" , "Bu işe giren kardeşlerimiz sonunda ne olduğunu zaten bilerek giriyor" , "Kadere karşı durulmaz"...
Bunları söyleyen adam bu memleketin başbakanı. Yani önlemleri alması gereken, vatandaşın malından ve canından sorumlu olan kişi. Ama ölen 30 işçi onun elbette ki umurunda değil. Onun sınıf çıkarları gereği işçi düşmanı olması, emek düşmanı olması ve bunu açıkça söylemesi doğal. Burada doğal olmayan bizim bu ölümler karşısında yaşadığımız kahreden suskunluk.
Ölümleri kader gibi kabullenmek değil yapacağımız. Daha fazla kar hırsının, işçi düşmanı politikaların, kapitalizmin bizi her gün ölüme sürüklediğini ve bunun kaçınılmaz bir kader olmadığını bilmek ve mücadele etmek. Başka yolu yok bunun.
Ey halk, parçala şu nankör suskunluğunu
Baş kaldır artık
Sevginin ve öfkenin uğultusunu
Bağrına vura vura taşırken sana
Karşılık gözetmiyor o
Ne barbarın tehdidi, ne
Dalga dalga yayılan o rüzgarı
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Birkez daha haykır! polisler katildir...
18 Mayıs 2010 Salı
Tayland Direniyor

Yanıbaşımızda Yunanistan yanarken, dünyanın öbür ucunda ise Tayland alevler içinde. Darbe hükümetine karşı ülkenin dört bir yanından Kırmızı gömlekliler (kızıllar) başkent Bangkok'a yığıldı, düne kadar 37 kişi katledildi. Kızıllar çekilmeyi reddetti. Bu sabah (19 Mayıs) ise ordu çok kapsamlı bir şekilde saldırıya geçti. Ama bilmiyorlar mı örgütlü halk yenilmez. Eğer bilmiyorlarsa da öğrenmeleri çok yakındır.
...yaşamak dersen bu yürek çat diye çatlasın ulan...
Zonguldak'ta yaşanan göçük faciasının üzerinden 24 saat geçti. 30 işçi ve 2 mühendis, toplamda 32 proleter yerin 540 metre altında yaşam savaşı veriyor. Allahsız kapitalistlerin daha fazla kar hırsı yine ciğerleri dağlıyor. Sendikasız, güvencesiz çalıştırılan, taşeronun eline terk edilen, 3 kuruş parayla ev geçindirmeye çalışan, devletin-boyalı basının zerre umrunda olmayan ve zincirlerinden başka kaybedecek tek şeyleri canları olan işçiler saniye saniye ölüme gidiyor.
Sermaye medyası elbette kör-sağır-dilsiz. Devlet bakanı, olası ölülerin ailelerine hazineden 5 bin lira para verileceğini söyleyecek kadar utanmaz. Ve bizler, bu facianın 2-3 gün içinde unutulacağını, maden ocaklarının yine denetlenmeyeceğini, ocak sahiplerinin 10 bin lira ceza ve 2 ay hapisle yırtacağını bilmenin çaresizliğiyle baş başayız.
Bir kez daha görüyoruz ki, kapitalizm öldürüyor ve işçilerin zincirlerinden başka kaybedecek yalnızca canları var. Bu gidişi, bu vicdansızlığı, bu hayvanca düzeni, köleliği durdurmak bizim elimizde. Ey canlı canlı tabutlara girmek istemeyenler, ey anasını-babasını 3 kuruş maaş peşinde toprağa gömmek istemeyenler, 15 saat çalışıp da gece aç yatmanın hak olmadığını bilenler, her gün ölümlere yollanan işçiler, köylüler, öğrenciler, kadınlar, erkekler...Birleşin. Birleşin ve yürüyün bu insanlıktan çıkmışların üzerine. Kaybedecek neyimiz var!
17 Mayıs 2010 Pazartesi
İşçiler Cennete Gider
Zonguldakta maden göçüğü oldu. 32 işçi 10 saatten uzun süredir halen göçük altında. Burjuva basını kör, dilsiz, sağır. Çünkü biliyorlar ki çok değil 1-2 haftaya bu da unutulacak. Hepsi ayrı ayrı hikayelerin kahramanı olan bu işçiler de sadece bir istetistik olacak. Daha doğrusu onlar öyle sanıyor. Çünkü işçiler cennete gider. Koca yürekli Engels'in dediği gibi " Öteki dünya hiç şüphesiz yoksullarındır, bu dünya da er ya da geç onların olacaktır." İşçi sınıfı er ya da geç dünyamızı cennete çevirecek.
Faşistlerin polis abisi tutuklandı
Muğla üniversitesinde geçen hafta faşistlerle birlikte devrimci öğrencilerin üzerine saldıran ve 21 yaşındaki Şerzan Kurt'u silahla vurarak ağır yaralayan polis memuru Gültekin Şahin tutuklandı.
Muğla'da faşistlerin Gültekin abisi olarak bilinen Şahin, 13 Kasım 2005'te yapılan YÖK karşıtı bir eyleme saldıran köpeklerin arasında da görülmüştü. Gültekin Şahin'in geçen hafta yaşanan saldırılardan sonra evlerine gitmek isteyen devrimci öğrencilerin, güvenlik gerekçesiyle şehrin bir noktasından geçmelerine izin verdiği ve o noktada ikinci faşist saldırının yaşandığı da biliniyordu.
Muğla'da faşistlerin Gültekin abisi olarak bilinen Şahin, 13 Kasım 2005'te yapılan YÖK karşıtı bir eyleme saldıran köpeklerin arasında da görülmüştü. Gültekin Şahin'in geçen hafta yaşanan saldırılardan sonra evlerine gitmek isteyen devrimci öğrencilerin, güvenlik gerekçesiyle şehrin bir noktasından geçmelerine izin verdiği ve o noktada ikinci faşist saldırının yaşandığı da biliniyordu.
16 Mayıs 2010 Pazar
Ellerinize sağlık
Hacettepe Üniversitesi'nde okuyan arkadaşlarımız çok güzel bir eyleme imza atarak, Serdar Ortaç denilen ne idüğü belirsiz yaratığa haddini bildirdiler. Bahar şenliği sebebiyle üniversitede konser verecek olan mahluk, bir şarkı söyledikten sonra sahneye çatal bıçaklar yağmaya başladı. 1999'daki MGD ödül töreninde Ahmet Kaya'ya karşı düzenlenen lincin baş sorumlularından biri olan Serdar Ortaç, Hacettepeli arkadaşlar tarafından hak ettiği müdahaleyle okuldan defedildi. Buradan Ankara'daki arkadaşlarımıza sesleniyoruz: ellerinize sağlık. Bir söz de Serdar Ortaç denilen yaratığa: her şey daha yeni başlıyor, yola koyulduk geliyoruz...
15 Mayıs 2010 Cumartesi
Faşist terör heryerde

Muğlayla başlayan saldırılar durmak bilmiyor. Esişehir Osmangazi Üniversitesinde, İzmir Ege Üniversitesinde saldırılar olurken, Ankara'da bir DTCF öğrencisi okul çıkışı sokakta kar maskeli faşistlerin saldırısına uğradı, Muğla'da ise bir öğrenci linç girişimine maruz kaldı. 40 yıldır ne zaman yıldırdınız ki şimdi yıldıracaksınız?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











