23 Ocak 2012 Pazartesi

Antonio Gramsci


2-3 sene önce biryerden copy-paste etmiştim kendi yazım değildir. Nereden kopyaladığımı hatırlayamadım. (sonra gördüm ki Sosyalist Barikat sitesinden kopyalamışım



Kendinizi eğitin, çünkü aklınıza

ihtiyacımız olacak . Örgütlenin, çünkü tüm gücünüze ihtiyacımız olacak. Harekete geçin, çünkü coşkunuza ihtiyacımız olacak."


Sardunya adasında 1891'de doğan Antonio Gramsci, çocukluğunu geçirdiği bu bölgede köylülerin nasıl korkunç bir yoksulluk içinde yaşadıklarına tanık olur. Daha sonra üniversite öğrenimi için gittiği Torino' da daha yoğun çelişkiler yaşamaya başlar. Burada Güney İtalya'nın yoksulluğunu, Kuzey İtalya'nın zenginliğini görür.


İtalya'nın bu manzarası Gramsci'yi ciddi bir şekilde sorgulamaya götürür. Ayrıca, bu yıllarda Torino da gelişen işçi hareketi de Gramsci için iyi bir deneyim olur. 1913 yılında İtalya Sosyalist Partisi'ne giren Gramsci için artık yeni bir sayfa açılmıştır. İtalya Sosyalist Partisi'nin sol kanadında yer alan Gramsci, ele avuca sığmaz devrimci girişkenliği ile düşünsel ve pratik dinamizmiyle hızla sivrilir, İtalya solu içinde göze çarpan bir yere sahip olur. 1. Paylaşım savaşı başladığında üyesi olduğu Sosyalist Parti'nin aksine savaşa karşı çıkar. 1917'de bir grup yoldaşıyla birlikte "Yeni Dünya" adlı haftalık sosyalist kültür dergisini çıkarır.
"Fabrika konseyleri" fikri de bu dergide dillendirilir. 1920'de patlak veren işçi hareketlerine fabrika konseyleri önderlik eder. Fabrika konseyleri, o dönemde işçiler içinde büyük bir prestij sahibidir. İşçiler, fabrika konseyleri aracılığıyla bir çok fabrikada yönetime geçer. Ama gelişen işçi hareketine önderlik edecek çap ve düzeyde olmayan parti, devrimci durumu devrime dönüştürecek taktik politikalar yerine yatıştırıcı politikalar güder ve sonuçta İtalya işçi hareketi, arkasında "fabrika konseyleri" gibi deneyler bırakarak yenilir.
1924 yılında 18 Komünist milletvekili ile birlikte parlementoya giren Gramsci, tüm enerjisiyle faşizmi teşhir etmeye çalışır. 1926 yılına gelindiğinde faşist diktatörlük tüm İtalya çapında yayılmış, baskılar artmıştır. Bu sırada Gramsci de tutuklanır. Savcı, Gramsci'yi göstererek "bu beynin çalışmasını en az 20 yıl durdurmalıyız"der ve "halkı ayaklanmaya teşvik etmekten" 20 yıl "ceza" verilir, tek kişilik hücreye konulur. Sağlığı cezaevi koşullarında iyice bozulan Gramsci, çok zor koşullarda yaşar. Ama göz kamaştırıcı direnişiyle, partisi ile ilişkisini sürdürmeye, döneme ilişkin taktik ve stratejik düşünceler üretmeye devam eder. Kendisini gece gündüz araştırmaya/incelemeye verir. Böylece "Hapishane Defterleri" adıyla geriye incelemeye değer bir yığın teorik yazılar bırakır. Sağlığı gitgide bozulan Gramsci, zaman zaman komaya girer ve ölümün soğuk nefesini hisseder. Kendisine Mussolini'den "af" dilemesi için öğütlerde bulunulur, ama o her defasında bunu reddeder. Doğru dürüst tedavi edilmeyen ve sağlıksız koşullarda yaşayan Gramsci, 27 Nisan 1937 yılında yaşama gözlerini yumana kadar proleter bir aydın, devrimci bir savaşçı gibi yaşamıştır.

Filozof Gramsci

Emperyalist-kapitalist sistemin anatomisinin anlaşılmasında devlet ve ideoloji sorunu önemli bir yere sahiptir. Devlet ve ideoloji alanlarının bugünkü karmaşık yapısı ve aldığı biçim, sınıflar mücadelesindeki etkisi, yönlendiriciliği vb. nedenlerden dolayı adı geçen sorunu daha da aktüel kılıyor.
Bugün devlet ve ideoloji sorununu incelerken baş vuracağımız isimlerden biride Antonio Gramsci'dir. Bütün tartışmalı yanlarına karşın Gramsci'nin bu alanlara ilişkin incelemeye değer özgün görüşleri bulunmaktadır.
Kendisini Gramsci'nin takipçisi olarak gören Althusser "bildiğimiz kadarıyla Gramsci, seçtiğimiz yoldan ilerlemiş olan tek kişidir. Devletin, baskı aygıtına indirgenemediğini, fakat dediği gibi, 'sivil toplum'un belirli sayıda kurumunu da kapsadığı fikrine sahipti: Kiliseler, okullar, sendikalar vb. Ne yazık ki Gramsci, keskin fakat kısmi belirtmeler olarak kalan bu sezgilerini sistemleştiremedi" diyor.
Gramsci'nin "Hapishane defterleri" bir labirent gibidir. Bu nedenle Gramsci ve onun takipçileri zaman zaman yolunu kaybetmiştir. Yaşamı boyunca ısrarla durduğu devrimci sosyalist zemine rağmen, eserlerinde devrimci sosyalizmden uzaklaşmaya götürecek teorik boşluklar bulunmaktadır.
Defterlerin bütününde kullanılan terimler, yapılan çözümlemeler çoğu zaman birbiriyle çelişmektedir. Örneğin hegemonya ve sivil toplum kavramlarının kullanımı ve ilişkilendirilmesi bütün bölümlerde aynı değildir. Defterlerin bazı bölümlerinde sivil toplum ile politik toplum birbirinden bağımsızmış gibi çözümlenirken, bazı bölümlerde ise her iki alan iç içe değerlendirilir. Fakat iç içe değerlendirildiğinde bile sivil topluma aşırı rol biçilmekte, devlet bütününden bağımsızmış gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır.
Gramsci'nin bir çok noktada özgün düşünsel açılımları bulunmaktadır. Ama hemen hemen hepsininde eleştiri süzgecinden geçirilerek ayıklanması gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, Gramsci'nin bir çok tezi kafa üstü durmaktadır. Marksist teorik hazineye dahil edilebilmesi için ayakları üzerine dikilmeleri gerekmektedir. Ancak o zaman Gramsci'yi kendisine dayanak yapan sivil toplumcuların, liberal solcuların, ve post-marksistlerin1 ellerindeki silahlar alınabilir. Ve bunun mutlaka yapılması gerekiyor. Çünkü Gramsci bütün problemli görüşlerine rağmen Marksist dünyaya aittir. Onun içindedir.
Althusser'in dediği gibi "masum okuma yoktur." Herkes durduğu sınıfsal zeminde hayatı okur ve yorumlar. 12 Eylül'de darbe alan devrimci hareket, birçok sol çevre ve aydın tarafından farklı "muhasebe" biçimine ve yorumuna konu oldu. Kimi sol çevreler ve aydınlar yaşananların "muhasebesini" yaparken çıkış için sivil toplumculuğa sarıldılar ve bu noktada Gramsci'yi keşfettiler. Gramsci'yi kendilerine göre okudular ve yorumladılar. Kuşkusuz Gramsci'nin teorik sistematiğinde devrimden kaçışa zemin sunan boşluklar vardır ve bu Gramsci için bir talihsizliktir. Ama Gramsci'nin teorik ve pratik etkinliği bütünlüklü değerlendirildiğinde sivil toplumcu Gramsci değil, devrimci Marksist Gramsci ortaya çıkmaktadır.
"(...) Hindistan'ın İngilizlere karşı giriştiği siyasal mücadele üç savaş şeklinde gelişti: Hareket savaşı, mevzi savaşı, yer altı savaşı. Gandi'nin pasif direnişi bir mevzi savaşıdır; Grevler bir hareket savaşıdır. Gizlice silahlanmak ve dövüşçülerin hazırlanması da yeraltı savaşıdır."2
"Askerlik sanatındaki hareket savaşı ile mevzi savaşının, polika sanatında bunlara denk olan kavramlar arasındaki yakınlık sözkonusu edilirken Rosa Luxemburg'un küçük kitabını hatırlamalıyız.3
Bu kitapta yazar, 1905'deki tarihsel deneylerden biraz aceleyle ve yüzeyde kalan bir anlayışla, bir teori çıkarmaya çalışmıştır. Gerçekten de Rosa bu olaylarda "iradi" hareketlerin ve örgütlerin rolünü iyi görememiştir. Bu öğeler "ekonomist" ve kendiliğindenci bir yargının kurbanı olan Rosa'nın sandığından çok yaygın ve etken olmuştur. Bununla beraber politika sanatına uygulanan hareket savaşı konusunda bir teori meydana getirme çabasıyla ilgili çok anlamlı bir belgedir."4
İşte Gramsci'nin düşünce disiplininde Leninist çizginin parlak örnekleri... Bugün Gramsci'nin kimi muğlak teorik yazılarından reformistlerin yararlanması bir yana, gerçekte Gramsci her zaman reformizme karşı mücadele etmiştir. Bu hem hapishane öncesi hem de hapishane sürecindeki pratik-politik ve teorik faaliyetlerinde çok nettir. Örnegin "iktidarın kuvvetle fethi, işçi sınıfı partisinin (...) mücadelenin belirleyici anında darbeler vurabilecek askeri tipte bir organizasyonun yaratılmasını gerektirir" demesi, defterlerde sıkça kullanılan strateji, taktik, hücum, mevzi savaşı, manevra savaşı, topçuluk, siperler, komutanlık vb. askeri terimlerin çokluğu sivil toplumculukla örtüşüyor mu ? Anılan bütün bu kavramlar irade, inisiyatif ve saldırı vurgusunun güçlülüğünü kanıtlamıyor mu?

Hapishane Defterleri



Bilindiği gibi, "Hapishane Defterleri" Gramsci'nin en önemli teorik belgesidir. Ne var ki Hapishane Defterleri karışık bir terminolojiye sahiptir. Tutsaklık koşullarında yazıldığı için en başta hapishane atmosferinin yoğun izlerini taşımaktadır. Ayrıca söz konusu yazılar engele takılmadan dışarıya çıkabilmesi için ezop dili kullanılmış adeta herşey şifrelenmiştir. Örnegin leninizm'e "praksizm", Leninist partiye "modern prens", diktatörlüğe "hegemonya", ittifaklar politikasına "tarihsel blok" demiştir, vb. Ayrıca, Defterler'deki teorik yazılar daha çok not biçiminde olduğu için tamamlanmış düşünceler sayılmazlar. Bu nedenle, okunması da zordur. Ve teorik sistematiğindeki boşluklar nedeniyle sağa sola çekilmeye ve farklı yorumlanmaya açık bir çok tespit ve kategori barındırmaktadır. Bugün farklı farklı Gramsci yorumcularının bulunması bundandır. Bu farklılık çok geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Ama Gramsci'nin derdi daha başkadır. O sosyalist devrimin Rusya ile sınırlı kalması ve Avrupadaki sosyalist devrimlerinin yenilgisi koşullarında 1923'lere gelindiğinde bir çıkış arayışı duymaktadır.

Üstyapı Teorisi



Gramsci'nin teorik bütünselliğinde üstyapı fikri çok önemli bir yer tutar. Gramsci, gerek burjuva devletin gerekse de onun yerini alacak olan proleterya devletinin yalnızca zor işleyişiyle sınırlı tutulamayacağını, bunun yanında ideolojik-kültürel figürlerle (Gramsci bu figürlerin toplamına sivil toplum demektedir) sağlanan hegemonyanın da önemi olduğunun altını çizer.
Gramsci, hegemonya ile birlikte " tarihsel blok" kavramını da kullanır. Sözkonusu kavramlarla üstyapı teorisine yeni halkalar eklemek ister. Tarihsel blok altyapıyla, yani üretici güçlere dayalı ilişkiler silsilesiyle, ideoloji, kültür ve politika figürleriyle form kazanan üstyapı ilişkiler silsilesinin birliğini ifade eder. Ancak Gramsci'nin en muğlak kavramlarından biri tarihsel blok kavramıdır. Kavramın içeriğinde ittifaklar ilişkisine göndermeler olsa da bu kavram hem çok net değildir, hem de emekçi halk kategorisini çağrıştıran imgeleri aşan ve çerçevesi belli olmayan sonuçlara yol açmaktadır.
Hegemonya ve tarihsel blok soyutlamasının alt basamakları ise "sivil toplum" ve "politik toplum" gibi kavramlardır.
Gramsci üstyapıyı politik toplum ve sivil toplumun toplamı olarak formüllendirmektedir. Politik toplumu açık diktatöryal olarak ya da " belirli bir momentte özgül bir ekonomik ve özgül bir üretim tarzıyla halk kitlelerini uyum haline sokan zorlama (devlet)" olarak tanımlar. Sivil toplumu ise kiliseler, sendikalar, okullar, kooperatifler, vakıflar vb. aracılığıyla sosyal bir kesimin bütün toplum üzerinde hegemonyasının sağlanması olarak ifade eder. Sivil toplum alanıyla kurulan hegemonya, zorlamadan çok, "ikna yoluyla", kitlelerin gösterdiği "rıza" ile gerçekleşir.

Hegemonya ve Aydınlar



Gramsci, hegemonya kavramını Lenin'den ödünç almıştır. Ama çerçevesini geniş tutmaya çalışır. Lenin'in hegemonya kavramında anlatmak istediği şey, geri kalmış ve burjuva demokratik devriminin gerçekleşmediği ülkelerde proleteryanın ideolojik-politik önderliğinde yoksul köylülük başta olmak üzere, kurulu sistemle çelişkisi olan ve devrimde çıkarı bulunan tüm ezilen yığınları kapsamasıdır. Gramsci bu kavramsal çerçeveyi kabul eder ama bunu geri kalmış ülkelerle sınırlı tutmaz ve gelişmiş ülkeler için de düşünür. Ayrıca Gramsci'ye göre hegemonya sadece işçi sınıfının uyguladığı/uygulayacağı bir biçim değildir. Burjuvazi de bunu uygular/uygulamaktadır.
Sivil toplum alanıyla sağlanan hegemonyada aydınlar omurga işlevini görür. Gramsci'nin "organik aydın" dediği fikir üreten ve fikir taşıyan seçkin insanlar (aydınlar), burjuvazinin ya da proletaryanın hegemonyasını yığınlara yayma, onunla bütünleştirmede stratejik işlev görürler. Bu nedenle, Gramsci sivil toplumun, yani hegemonyanın ele geçirilmesinde stratejik bir role sahip olan aydınların kazanılmasının hayati önemde olduğunu söyler. Gramsci, aydınları iki gruba ayırır. 1) sivil toplum içinde olan aydınlar. 2) politik toplum içinde olan (asker-sivil bürokratlar) aydınlar...
Gramsci'nin politik toplum içindeki aydınların (devletin organik aydınları) kazanılması/dönüştürülmesi gibi bir hayalin taşınmaması gerektiğini söyler. Fakat sivil toplum olarak adlandırdığı alanda, örneğin okullarda öğretmenlerin, üniversitedeki dekanların, profesörlerin vb. kazanılabileceğini/kazanılması gerektiğini söyler.
Gramsci, aydınlar üzerinde yaptığı çözümlemelerde " organik aydın" kategorisi yanında bir de "geleneksel aydın" kavramını üretir. Gramsci'ye göre geleneksel aydınlar kendilerini bağımsız zannederler, fakat esasta bunlar pre-kapitalist ilişkiler ile kapitalist ilişkiler arasında gidip gelirler ve son çözümlemede kurulu sisteme hizmet ederler. Organik aydınlar ise hem 'alt sınıfların' (emekçilerin) hem de 'üst sınıfların' (burjuvazinin) siyasal-ideolojik-kültürel işlevlerini düzenleme gibi bir role sahiptirler. Bu rol Gramsci'nin hegemonya dediği alanda ortaya çıkar. Devlet, zor mekanizmalarıyla birlikte "rıza" ile, başka bir ifadeyle zoruda içeren ama boşlukları da (özerklik) olan hegemonyadan oluşur. Hegemonya, devletin "güler yüzlü" bağlaşığını oluşturur.
Gramsci'nin ileri sürdüğü hegemonya tezinin anlaşılması için yardıma çağırdığı kavramlardan biri de "pasif devrim" kavramıdır. Pasif devrim, zor eksenli mücadeleden çok ideolojik, kültürel, etik, dil, vb. figürler üzerine süren "ikna" mücadelesidir. Gramsci, pasif devrim hareketlerinde Roma İmparatorluğu içinde hıristiyanlığın gelişmesi, Hindistan'daki Gandici hareket ve Tolstoy'un 'barışçıl anarşi' görüşlerini örnek vermektedir.
Gramsci'ye göre sivil toplum alanıyla sağlanan hegemonya çözülmedikçe, politik toplum dediği devletin zor mekanizması bütünüyle felç olsa bile, egemen sınıfın iktidarına son darbeyi vurmak zor olacağından, proletaryanın organik aydınlarının önceden sivil toplum alanında çalışması ve proleteryanın hegemonyasını adım adım inşa etmeleri gerekmektedir.
Gramsci bu çerçeveyi Batı ülkeleri için (gelişmiş ülkeler) çizmiş olsada iktidar bütünlüğüde sivil toplum alanına stratejik bir misyon yüklemesi ciddi itirazları hak etmektedir. Hegemonyanın tesisi için çalışmayı, burada aydınlara, aydınların rolüne önem vermeyi (Bunu partinin öncülüğü, dışardan bilinç götürmek biçiminde okumak da mümkündür) doğru kabul etsek de, iktidara bir bütün olarak bakmaması, hatta okun sivri yanını zor kurumlarına yöneltmemesi, yığınların belirleyiciliğine vurgu yapmaması, Gramsci'nin önemli zaafiyetlerinden biridir.
Dinin kaynağı kilise değildir. Tam tersidir. Dinin sonucu olarak kiliseler vardır. Sivil toplum gerçeği de böyledir. Sivil toplum egemenlik ilişkilerini belirlememekte,egemenlik ilişkileri sivil toplumu belirlemektedir. Bu nedenle sivil toplumu ele geçirmek ancak onu var eden kaynaklara karşı mücadele etmekle, bütünsel bir bakış ve bütünsel bir müdahale stratejisiyle mümkündür.
Lenin'in klasik "devrimci durum" analizi bilindiği gibi "yönetenlerin artık yönetemez durumda olması, yönetilenlerin de yönetilmek istememesi" durumunu anlatır. Ama bu yalnızca ideolojik-politik birşey değildir; çünkü Leninist tezde bu durumu yaratan olgu ülkenin ekonomik, sosyal, vb. her alanda yaşadığı çöküntü halidir. Dolayısıyla, böyle bir anın oluşması halinde sivil toplum alanının harekete geçmiş olan kitleleri engellemesi düşünülemez ya da toplumun bu alan üzerinden "rıza"ya zorlanması imkansızlaşır; çünkü zaten "devrim durumu", "rıza"nın tükendiği ve yeni bir hegemonyanın (hatta ikinci bir iktidar odağının) oluştuğu bir aşamaya denk düşer.
Ama "barış günlerinde", iplerin henüz koparılmadığı zamanlarda burjuvazinin egemenliğini sağlamlaştırmak ve sömürüyü devam ettirebilmek için sivil toplum alanlarını yetkince kullandığı bir gerçektir. Bütün bunları kriz günlerine girmemek, girdiğinde ise yığınların tepkilerinin fiiliyata dökülmesini engellemek için yapar. Gene bunun için siyasal gericiliği ve faşizmi tırmandırırken sivil toplum alanlarını yetkince kullandığını biliyoruz. Ama bunu yaparken daha başından itibaren devletin zor kurumlarıyla ilişki içinde yapar. Aynı şeyi ezilenler için düşünmek çok zordur. Ezilenler sivil toplum alanlarında etkin olabilmek için sivil toplumun kaynağının karşısında durmak ve diyalektik bir politik duruş sergilemek zorundadır.
Çünkü burjuvazinin iktidara gelmeden önce sivil toplum alanlarında güç toplaması, ekonomik güç biriktirme ile paraleldir. Bu durum mülkiyet ilişkilerinin niteliğinden kaynaklanmaktadır. Proletaryanın durumu ve egemen bir sınıf olma ereği ise daha farklı bir seyir izler; onun mülkiyet ilişkilerini özel mülkiyet niteliğinde devralma değil, toplumsallaştırma ereği bulunmaktadır. Realite böyle olunca, iktidar mücadelesi daha başından sert ve cepheden olmaktadır.
"(...) Aynı indirgeme siyaset bilimi ve sanatında da yapılmalıdır. Bu, hiç olmazsa en ileri devletler için geçerlidir. Bu devletlerin, bağlı oldukları sivil toplumlar çok karmaşık bir yapıya sahip oldukları için doğrudan doğruya ekonomik öğenin yıkıcı etkisine (bunalımlar, çöküntüler vs.) karşı koyarlar: toplumdaki üstyapıları bir bakıma, çağdaş savaştaki siper sistemlerini andırır. Bu son savaşta, çok şiddetli bir topçu ateşi, düşmanın bütün savunma sistemini yıkacağı kanısını uyandırıyordu.
Oysa, aslında dış yüzeyini yıkmıştı; hücum anı gelip de saldırganlar ileriye atılınca hala karşı koyma gücünü elinde tutan bir savunma hattıyla karşılaşıyorlardı. Büyük ekonomik bunalımlar olduğu için hücuma kalkan kuvvetler, yıldırım hızıyla, zaman ve mekan içinde örgütlenmiş ve yine bundan ötürü saldırgan bir ruh kazanmış değildir; buna karşılık, hücuma uğrayanların morali bozulmadığı gibi savunma mevzilerinden ayrılmaz, yıkıntılar arasında savaşı sürdürürler, geleceğe güvenlerini kaybetmemişlerdir."5
Bunu şöyle okumak mümkün: Birincisi, sistemin ekonomik krizi otomatik olarak siyasal krize yol açmaz. İkincisi, ekonomik kriz sosyal ve siyasal krizle tamamlanmazsa ve alternatif toplumsal özne olmazsa, toplumsal alt üst oluş gerçekleşmez. Üçüncüsü, kurulu sistemden hoşnutsuz olan yığınlar ideolojik ve politik olarak organize olmamışlarsa, ekonomik kriz sosyal ve siyasal krize yol açsa da kurulu düzen kendisini yeniden tahkim etme yollarını şu veya bu biçimde bulur. Dördüncüsü, burjuvazi zaman zaman ekonomik krizler yaşasa da, buradan sosyal hoşnutsuzluklar doğsa da sahip olduğu üstyapı kurumları aracılığıyla tepkileri nötralize edebilmektedir. Burjuva devleti önceki devlet biçimlerinden daha derin bir biçimde toplum içinde nüfuzunu yayabilmekte, çeşitli baskı ve ideolojik kurumlar aracılığıyla yığınları kendisine yedekleyebilmektedir.

Doğu ve Batı



"Doğu'da devlet herşey olduğundan sivil toplum ilkel ve pelteleşmiş bir haldedir; Batı'da ise devlet ve toplum arasında düzenli bir ilişki olduğu için sarsılmakta olan devletin arkasında sağlam bir sivil toplum yapısı görülür. Devlet ileri hattaki bir siperden başka birşey değildir; arkasında sağlam bir siperler, kaleler ve kazamatlar zinciri vardır"6 diyor Gramsci.
Gramsci'nin burada, iktidarın çekirdeği olarak politik toplumu değil de sivil toplum alanını görmesi sorunludur. Onun böyle bir sonuca varmasında, dönem Avrupa'sındaki teorik tartışmaların daha çok ekonomik meseleler üzerine olması, sınıf indirgemeciliği ve ekonomizmin hakim bir dil ve mantalite olmasına karşı biraz tepkici bir yerden ideoloji ve kültür söylemine ağırlık vermesinden kaynaklanıyor. Fakat bu defa tersten bir indirgemeciliğe kapı aralamıştır.
Gramsci'nin Doğu için (siz bunu bağımlı- azgelişmiş ülkeler olarak okuyun) yaptığı tasvirler çok fazla itiraz görmeyebilir. Doğu ve Batı ülkelerinde "politik toplum" ile "sivil toplum" ilişkisinde farklı dengeler olduğu doğrudur. Fakat genede aralarına kalın bir çizgi çizmek risklidir.
Gramsci'nin "Doğu" olarak tanımladığı ülkelerdeki kapitalizm emperyalizme bağımlı biçimde geliştiğinden, çarpık bir manzara ortaya çıkmakta, yapısal bir istikrarsızlık ortamında milli kriz, şu ya da bu oranda süreklilik arzetmektedir. Bu, "pelteleşmiş sivil toplum" tanımlamasından daha fazla açıklayıcı olan, daha açık bir kavramsal çerçevedir.
Yine de, herşeye karşın, Gramsci'nin Doğu ve Batı'ya farklı siyasal-sosyal iklimlerinden ötürü ayrı ayrı mücadele stratejileri önermesi esasta çok yanlış değildir. Batıdaki görece istikrar ortamında ve sivil toplum alanının etkisinin yaygınlığı koşullarında Gramsci'nin deyimiyle "mevzi savaşı" klasik Leninist teorideki evrimci aşamaya denk düşebilir. Doğu'da ise "sivil toplumun pelteleşmiş olması'ndan çok, kapitalizmin gelişme tarzından ötürü (ki bu alanı daraltan esas unsur sürekli kriz halidir) diktatoryal/faşist tarz egemendir ve orada sürekli halde mevcut bulunan krizin derinleştirilmesiyle devrimci alternatifin kendi askeri-politik-kültürel etki alanını, gücünü büyütmesi aynı sürece denk düşer.

Sivil Toplum



Bilindiği gibi, sivil toplum kavramı Hegel kaynaklıdır. Hem Marks ve Engels hem de Gramsci sivil toplum kavramını Hegel'den devralmıştır. Ancak bu kavramın içini doldurmada Marks Hegel'i aşarken, Gramsci büyük ölçüde Hegel'e dayanır. Hegel'in devletin etnik içeriğinde anlatmak istediği siyasi dernekler, sendikalar, vakıflar, kiliseler vb. alanları Gramsci sivil toplum alanları olarak tanımlamaktadır. Marks ve Engels'de sivil toplumun tanımında ekonomik ilişkiler alanı baskınken, Gramsci'de ise ekonomik ilişkiler alanını çağrıştıran imgeler sınırlıdır.
Burjuvazi tarih sahnesine çıkarken şu temel argümanları ileri sürmüştü: "ekonomik özgürlük, rekabet serbestliği, feodal devletin ekonomik hayata karışmaması veya destek düzeyinde yardımcı olması..." İşte sivil toplumun anatomisi.
"Araştırmalarım, hukuki ilişkilerin, devlet biçimlerinde olduğu gibi ne kendi kendilerine, ne de iddia edildiği gibi insan zihniyetinin genel evrimiyle anlaşılamayacağı, tam tersine, bu ilişkilerin Hegel'in 18. yy İngiliz ve Fransız düşünürlerin örneğine uyarak "uygar toplum"7 adı altında topladığı maddi varlık koşullarında kökenlerini buldukları ve uygar toplumun anatomisinin, ekonomi politiğin içinde aranması gerektiği sonucuna vardı."8
Klasik Alman felsefesinde ise Engels şöyle diyor: "devlet, siyasal düzene bağımlı öğedir, oysa sivil toplum, ekonomik ilişkiler alanı, kararlaştırıcı öğedir."9

Sonuç Yerine



Gramsci, 2. Enternasyonal'in ekonomistlerine ve bunun 3. Enternasyonal kökenli partiler içindeki versiyonuna karşı saygıya değer bir mücadele vermiştir. Fakat bunu yaparken zaman zaman çubuğu tersine bükmüş ve 2. Enternasyonal'in ekonomik indirgemeci geleneğinin soldaki bir başka versiyonu bu defa bu boşlukta filizlenmiştir. Örneğin E.Laclau ve Mouffe'un post-Marksizmi bu boşlukta gün yüzüne çıkmıştır.
Anlaşıldığı gibi, Gramsci'nin düşünce disiplini bir toplamdır ve mutlaka ayıklanması gerekmektedir. Bunu şu ana kadar daha çok Avro komünistler ve post-marksistler yaptılar. Tabii ki bunu içinde bulundukları platformun sınıfsal çıkarlarına göre yaptılar. Önce Leninist fikirleri ayıkladılar, sonra cepheden saldırmaya başladılar. Bugün Gramsci'nin başına gelen de budur. Ama herşeye rağmen Gramsci bizimdir. Gramsci "sağcı düşünceler taşısa da" Marksist bir aydındır.

22 Aralık 2011 Perşembe

Ece Hanım’ın “Herkes”i (Bir Gün Herkes Banu Güven Olmayacak)

“Sınıfsız Domates” denen o garabet yazısını eleştirdiğimden beri Ece Temelkuran hakkında yorum yapmamak için ciddi bir özen gösteriyorum. Zira Temelkuran’la ortak arkadaşlarımız, dostlarımız var ve onlar arkadaşlarını korumak istediklerinde ne yazık ki işler kişiselleşiyor, kalpler kırılıyor. Ama şunu da söyleyeyim, o “Sınıfsız Domates” yazısına yapılan onca savunma içinde, başta Temelkuran’ınki olmak üzere, yazının içeriğindeki avuç dolusu faül hakkında tek bir doyurucu savunma gelmedi. Onun yerine bol bol “Ece iyi kızdır” savunması dinledim. Ben de “kötüdür” demedim zaten, tanımam da kendisini.

Bana bu yazıyı yazdıran şey, Ece Temelkuran’ın Habertürk’te çıkan “Bir gün herkes Banu Güven olacak” yazısı. Temelkuran, iyi niyetli olduğundan yüzde yüz emin olduğum bir şekilde, medyaya yapılan baskılardan bahsediyor ve Banu Güven’in kendisine açtığı blogda sergilediği habercilik örneklerini övüyor. Şunu net bir şekilde söyleyeyim; hem medyaya yapılan baskılar konusunda, hem de Banu Güven’in blogu konusunda kendisiyle tamamen hemfikirim. Hiçbir itirazım yok o konuda. Eline sağlık.

Lakin şu paragrafından itibaren ayrılıyoruz; “Sanırım eninde sonunda hepimizin yapacağı bu olacak. Geriye sadece hakikaten habercilik yapmak isteyen, hakikaten sözünü söylemezse yaşayamayacağını hisseden insanlar kalacak ve kendi medyalarını kuracaklar.“

Ben “Sınıfsız Domates” yazısını eleştirirken Ece Temelkuran’ın dünyayı yalnızca kendi ait olduğu sosyal sınıf ve kendi sosyal çevresi üzerinden anlamlandırmaya çalışmasını eleştirmiş ve şunu demiştim: “Siz bu sınıf öfkesi işini Oxford’lu siyaset bilimci arkadaşınıza değil, gazetenizin binasının hemen arkasındaki Dolapdere’de evlerini zenginlere kaptırmakta olan insanlara bir sorun.” Şimdi yine benzer şeyler söylemek durumundayım.

Sıkıntı şu; Ece Temelkuran yine ve kim bilir kaçıncı kez, konunun merkezine kendisini ve kendi gibileri koyuyor. Bu örnekte “herkes” dediği Banu Güven ve kendisi gibiler. Eğer Pi sayısını 3 alır gibi “herkes”i Banu Güven ya da Ece Temelkuran alırsak dediği doğru. Ancak Pi, hâlâ 3.141592653589793238462643383279502… diye sonsuzluğa uzuyor; Banu ve Ece Hanımlar da hâlâ Türkiye medyasının en şanslı azınlığına mensup.

Medya, Türkiye’de sendikasızlaştırmanın ve iş güvencesizliğinin en ağır yaşandığı sektörlerden. Aynı şekilde medya gruplarının iş dünyası ve egemen siyasetle olan etle tırnak ilişkisi nedeniyle editöryel bağımsızlıktan da bahsetmek mümkün değil. Bütün bunların sonucu olarak gazeteci dediğimiz insan bu ülkede, hele ki ana akım medyada çalışıyorsa, işine yabancılaşmış, istediğini yazamayan, özel alanda bile kendini ifade etmesi hoş görülmeyen, çok çalışan, az kazanan, mutsuz ve güvencesiz bir insan.

Evet, bu ülkede ana akımda çalışan bir sürü gazeteci toplumsal olaylara duyarlı, bu işin böyle olmaması gerektiğini biliyor ve başka bir medya düşlüyor. Zaten mutsuz olmalarının nedeni de bu. Ama pek azı Banu Güven gibi kapıyı çekip çıkabilir, çünkü ödemeleri gereken bir ev kirası, bakmaları gereken bir aile var. Çocuğumuz bizden bir şey istediğinde, kaçımız Spartaküs kalabiliriz ki?

Yani herkes Banu Güven olamaz maalesef, olamıyor, olamayacak. Ancak Ece Temelkuran’ın dünyasındaki “herkes” Banu Güven olabilir. Onlar kapıyı vurup çıkabilir, kendi bloglarını açıp istediklerini yapabilir. Kınamak için söylemiyorum, sonuçta herkes bunu yapmak ister. Ayrıca başka bir ana akım haber merkezine atlamak yerine, bunu yapması da saygıya değer. Mesele o değil.

Mesele şu. Ece Hanım “herkes” deyince, kimse “herkes” olmuyor. Her şeye kendi sınıfının, kendiyle aynı hayatı yaşayan insanların perspektifinden bakmayı bıraksa, biraz altındaki insanların o hani kendi deyimiyle “bir aylık maaşları kadar parayı ayakkabıya yatırdığı” insanların yaşamına baksa, bazı şeyleri görecek. Neyi görecek mesela? Ana akım medyada çalışıp tuttukları blogda yazdıklarını şeflerinden gizlemek zorunda olan, Twitter’a girişi yasaklanmış gazetecileri görecek. Bizzat kendi çalıştığı gazetede eline “hakkında yazılması yasak konular” tutuşturulmuş, kendini patronun tetikçisi gibi hisseden ve kendini ifade etme şansı sıfırlanmış insanları görecek. Evet, onlar da kapıyı vurup çıkmak ve kafasından geçenleri haykırmak istiyor. Ama onlar bunu yaparsa bırak ayakkabı alışverişi çılgınlığına kapılmayı filan, aç kalırlar. Yapabilecekleri en fazla dörtte bir maaşa BirGün, Evrensel, Özgür Gündem ya da başka bir özgür yayın organına geçmek, orada da Zeynep Kuray dostumuz gibi bir gün kolundan çekilip göz altına alınmak olur. Çoğunluk bunu da yapamaz, kendi depresyonunda yaşar, gider. Ta ki bir gün bir tenkisat dalgasında kapının önüne konana kadar.

Özetle; ana akımın köşelerini tutmuş bir avuç şanslı insanla, o sürünmeye mahkum edilmiş medya çalışanlarını karıştırmayın. “Herkes” biziz, siz olsa olsa “bazıları”sınız. Sizi şanslı olduğunuz için suçlamıyoruz ama “herkes” adına konuşmaya hakkınız yok. Çünkü sizin “herkes” dediğinizle, bizim “herkes” dediğimiz farklı. Siz “sınıf teorisi”ni domatesler üzerinden sorgulayan Ece Hanım buna ne dersiniz bilmiyorum da, ben “sınıf farkı” diyorum.

Belki sizin iddia ettiğiniz gibi domateslerin sınıfı yoktur bu ülkede de, gazeteciler arasında epeyce bir sınıf farkı var, bilesiniz.


Dağhan IRAK

12 Eylül 2011 Pazartesi

Sağım, Solum, Önüm, Arkam İşkenceci


"Bizi kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu." diye anlatır Cemal Süreya Dersim katliamı sonrası sürgününü. Yanındaki erler nasıl anlatıyordu acaba yakınlarına, ya da daha doğrusu hiç anlattılar mı?

DERSİM olaylarının yaşandığı dönem 2. Tabur, 9. Bölük’te görev yapan 101 yaşındaki Diyarbakırlı erlerden Eskeri Akyol, 74 yıl sonra “Kara Vagon” belgeselinde Dersim’de yaşanan korkunç olayları anlattı. Diyarbakır’ın Dicle ilçesi Altay köyünde iki kız ve iki erkek babası olan Eskerî Akyol ömrü boyunca Dersimde yaşanan vahşetin acı izlerini yüreğinde taşıdı.

“… Kaçanların bir kısmı derelere, mağaralara sığınmışlardı. Daha dirençli olanlar, (Munzur) nehirden karşıya geçiyorlardı. Askerler öyle yetişir yetişmez ateşe veriyorlardı mağaraları. Sonra gittiğimizde/baktığımızda, öyle çoğu yaşlı benim gibi. Getirip üst üste yığıyordu askerler ve üzerlerine gazyağı döküp ateşliyorlardı. Öyle canlı canlı… Kadın, çoluk – çocukları da yakıyorlardı…”

Dersim katliamına katılan onbinlerce erden konuşan iki kişiden birisinin anlatımı böyle. Zilan Deresi ve Koçgiri katliamına katılanlardan kimse konuşmadı. Katliamı yaşayanlardan çok sayıda konuşan oldu. Rütbeliler, emri verenlerde konuşan oranı daha fazla. Görevi emre itaat olan, itaat etmeyince cezalandırılan belki de öldürülen erlerin çok büyük kısmı konuşmamayı tercih etti ömürleri boyunca:

Karslı A. Demirtaş;
"Bir gün, 4-5 yaşlarında bir çocuğu komutan bana göstererek 'öldür' dedi. Ben yapamam deyince, yüzbaşı rütbesindeki komutanım çocuğu ayağından tuttu. Güçlü ve kuvvetli elleriyle yanı başındaki kayalara başı gelecek şekilde kaldırıp, kaldırıp vurmaya başladı. O an hafızamı kaybetmişim. Kendime hastahanede geldim. Havadeğişimi verdiler. Bir daha da Dersim'e yollamadılar. Çünkü herşey bitmişti."

Artık Dersim, Zilan veya Koçgiri katliamlarını yapanlardan kimse hayatta kalmadı. Fakat başka katliamlara karışanlar halen hayatta. 80 öncesi Kırıkhan, Maraş, Çorum, Malatya, Sivas vb. katliamına katılan ve hiç ceza almayan onbinlerce, bu katliamlar olurken bu şehirlerde yaşayıp seslerini çıkarmayıp susan yüzbinlerce insan hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ediyor. Çorum'a her gittiğimde gördüğüm yaşı büyük herkese acaba bu da katliama karıştı mı, yoksa 2 ay boyunca onlarca kişi katledilip kadınlara tecavüz edilirken sesini çıkarmadan bekledi mi diye düşünüyorum. Üçüncü bir alternatif yok, devrimciler dışında Alevilerin yanında durup faşistleri engellemeye çalışan kimse yoktu.


Bugün 12 Eylül 1980 darbesinin 31. yıldönümü, yukarıda bahsettiğim katliama göz yumanların en büyük darbe karşıtları, dünyanın en şahane demokratları olduğunu öğreneli 1 sene oldu. Katliam olan şehirlerden büyük oranda evet oyu çıkmasının onların demokrat olduğunu gösterdiğini de öğrendik yakın zaman önce.

12 Eylül sonrası başta Diyarbakır, Mamak, Metris cezaevleri olmak üzere bütün cezaevleri işkence merkezleri oldu, bu işkencelere kadrolu faşistler dışında onbinlerce er de katıldı. 20 yaşında mecburi görevini yerine getirirken işkenceye şahit oldular, daha da kötüsü bu işkencelere katıldılar. Neler hissettiklerini bilmiyoruz, çünkü hiçbirisi anlatmıyor tanıklıklarını. Bir kısmı mutluydu belki vatan hainlerine yaptıklarından dolayı. Sadece 12 Eylül dönemiyle sınırlı kalmadı elbette. Sonrasında 90'larda Ümraniye, Buca, Diyarbakır, Ulucanlar ve 19 Aralık katliamlarına da katıldı binlerce er. Kürt illerinde ise yakılan köyler, işkence edilerek öldürülen insanlara şahit oldular. Ve çok azı bu tanıklıklarını anlatıyor.

Aşağıdaki fotoğrafta İlhan Erdost'u öldüren erlerin resimleri var. 31 sene aradan sonra ilk kez yayınlandılar. Böyle onbinlerce işkenceci/katil aramızda dolaşıyor.

Otobüste yanımızda oturan, sokakta ateş isteyen herkes işkenceci/katil olabilir. Bunlarla yüzleşmeden ne darbeyle ne de doksanlarla hesaplaşabiliriz.





10 Eylül 2011 Cumartesi

Sınıf farkına, Kürt sorununa ve bilimum problemin çözümüne karşı vicdan


“Bütün ıstırapları, tüm o gizli, acı gözyaşlarını, karnı tokların vicdanına yüklemek istiyorum.” Rosa LUXEMBURG

Ne kadar çok büyülü sözcük var. Bu sıralar bunlardan en çok kullanılanı ise hiç şüphesiz vicdan kelimesi. Herkes vicdanlı. Doğu Türkistan için ağıtlar yakarken, öldürülen, işkence gören Kürt çocuklar için iyi oluyor büyüyünce terörist olacak nasılsa diyen milliyetçi de, Filistin'de eziyet gören öldürülen Filistinliler için yas tutarken Sudan'daki katliamları görmeyip, ülkede öldürülen eşcinseller için sevinen de, sokakta gördüğünde yüzüne bakmadığı, tiksindiği, sadece kendisine hizmet için kullandığı insanlar veya kapıcısının, hizmetçisinin 20 yaşındaki çocuğu askerde ölünce kanı yerde kalmasın diye savaş çığlığı atan ulusalcısı da ağzından bu kelimeyi düşürmüyor. Kendisini daha demokrat olarak tanımlayanlar ise, herşeyi salt bir vicdan dengesi üzerine oturtarak ezen/ezilen şiddetini hiç gözetmeden herşeye bir yapay bir vicdan çizgisinden bakıyor. 12 yaşında 13 kurşunla öldürülen bir çocukla, mesleği nedeniyle savaşın bir tarafı olan birisini eşleştirebiliyor. Üstelik çoğunluğu bunda sivil Kürt çocukları yerine öte taraf lehinde konuşmayı tercih ediyor.

Bu vicdan öyle birşey ki, misal Tuzla'da, maden ocaklarında, silikozis hastalığından ölenler için kuru bir vahvah deyip geçerken, zengin çocukları bir şekilde hastalıktan, trafik kazası vb. nedenlerle öldüğünde günlerce ağıt yakılabiliyor. Çünkü sınıfsal olarak üstte olanların hastalanması, ölmesi onların vicdanını daha çok yaralıyor. Egemen olan vicdani anlayış, ölen zengine yoksuldan daha fazla üzülmeyi, ölen Türk'e Kürt'ten daha fazla üzülmeyi gerektiriyor.

Son günlerde dönen vicdan tartışmaları ise daha spesifik, sol içi sayılabilecek bir düzlemde gidiyor. Her boka burnunu sokmayı meslek edinmiş bazı muktedir sevici "gazeteciler" ise vurulmuş ava atlamayı bekleyen av köpekleri gibi aportta bekliyorlar. 90'larda TMŞ komiserliği yapanlar da, okulunun bir topluluğunda kız tavlamak için şekil yapan da, kantinlerde solcuların masasında bir çay içip kendisini şimdi sosyalist kanaat önderi sananlar da bu fırsatı bekleyip, ilk fırsatta birilerinin eteği altına saklanıp saldırabiliyorlar. Kelime oyunlarıyla "vijdan" diye seslenerek. Kendilerinin bulunduğu bok çukurunu vidanjör bile temizleyemeyecekken üstelik.

Elbette bu durum, öte tarafta "salt" vicdan üzerinden politika yapanları temize çekmiyor elbette, bir şekilde zaman zaman benim de savunmak zorunda hissettiğim bir vicdan kumkuması yazar, içindeki sınıf kinini kustu (esasında onun sınıfındakiler kusmaz, istifra eder). Hizmetçisine aylık olarak bir ayakkabı parası verdiğini, sosyal güvenliksiz çalıştırdığını üzerine hiç dokundurmadığı "vicdanı" ile aklayarak anlattı. Ve elbette kendisini ve sınıf bilinci hiç olmamış hizmetçisini övmeyi de ihmal etmeden. Yazıda hizmetçisinin sınıf öfkesine ne olduğunu merak ettiğini söylerken, kendisinin O'na karşı yaptıklarının maskelenmiş sınıf kini olduğundan da habersiz. Ne diyelim sizin vicdanınız ve domatesleriniz size kalsın, elbette bu küstahlığınızın/şımarıklığınızın hesabının sorulacağı günler için mücadeleye devam edeceğiz.

Ne vicdan, ne merhamet, ihtiyaç duyduğumuz tek duygumuz sınıf kinidir.




16 Haziran 2011 Perşembe

Vardık, Varız, Varolacağız !!!




Zirveler vardır tarihsel süreçlerde kendisine özel yer edinen, Türkiye 68'i için bu hiç şüphesiz 15-16 Haziran 1970 direnişidir, o zamana kadar olan Türkiye'deki hareketliliğin sadece öğrenci hareketi olduğu, ordu ile birlikte ileriye yönelik adımlar atılabileceği hayallerini paramparça etmiş. Herşeyden de önemlisi İşçi Sınıfının gücünü ve sınıfın kararlılığı durumunda neler yapabileceğini açıkça gözler önüne sermiştir. Bu güç ve kararlılık tarihsel düşmanı burjuvazi ve varlık nedeni ona koruma köpekliği yapmak olan faşistleri harekete geçirmiş ve 12 Mart muhtırasına giden süreci hızlandırmıştır. 12 Mart sonrası Balyoz harekatı ve daha sonra yeniden ve daha büyük kararlılık ve tecrübeyle güçlenen antifaşist hareket ise 12 Eylül darbesiyle geçici olarak yenildiye uğratılmıştır. 41 yıl önce sınıfı sonsuza kadar yenilgiye uğrattıklarını düşünenler ise her yenilgide devrimcilerin yeniden daha inançlı/iradeli ayağa kalkmasına engel olamadılar bu 41 yılda.

Neler yaşanmadı ki bu süreçte, idamlar, kitle katliamları, sokaklarda sivil faşit terör dönemi, cezaevi katliamları, faili meçhuller, işkencede ölümler, yerinde/yargısız infazlar, hiçbiri durduramadı sokağın sesini. Şimdi ise yeni bir dönemden geçiyoruz, teknik takiplerle, komplolarla devrimcilerin ve Kürt halkının zindanlara doldurulduğu, yasal eylemlere katılmanın tutuklanma/hapis cezası ile bedellendirildiği durumlar. Hergün onlarca gözaltı/tutuklanma haberiyle uyanıyoruz güne. Gündüzlerimiz zindana çevriliyor. Ama biliyoruz ki gecenin en karanlık zamanı şafağın sökmesinden hemen öncesidir.

Yazının başlığını Rosa Luxemburg'un sözlerinden aldım, sonunu ise yaşamı/kaderi ona benzeyen Ulrike Meinhof'un sözleriyle bitirelim, asla üzgün olmayacağız hep öfkeli olacağız.

VARDIK, VARIZ, VAROLACAĞIZ !!!


27 Mayıs 2011 Cuma

Bahardan alacağımız var


Hep denir bahar ayları insanın kanının daha hızlı aktığı, daha heyecanlı daha tutkulu olduğu zamanlardır. İnsanlar daha yoğun duygular yaşadığı zamanlar. Ahmet Telli'nin şiirindeki gibi sevdadan uzak kalmamak için kavgadan uzak kalmayanların ayları. Neler olmadı ki bahar aylarında, 8 Mart 1857 grevci kadınların yakılması, İşçi Sınıfının ilk kez iktidarı eline aldığı Paris Komününün onur dolu 70 günü, 1 Mayıs 1886 8 saatlik işgünü direnişi, 68 Mayısı. Bu topraklarda da durum farklı değil, dünyanın belki de en görkemli günü Newroz'un 21 Mart'da.

Direnişlerin bu kadar fazla olduğu zamanlarda katliamlar, en cesurların katledilmesi de kaçınılmaz. Zaten 8 Mart'ı da, 1 Mayıs'ı da günümüze taşıyan bu katliamlar, 1871 Mayıs'ın da "Vive la commune" diye kurşuna dizilen Fransız Proleterleri de, Kawa'nın Demirci Dehak'a isyan ettiği günü kutlarken katledilen Kürtler de halen bu dünyadan umudu kesmememizin nedenleri.

Kızıldere'den, Dörtlere, darağcındaki fidanlardan 16-17 Nisan destanını yaratanlara, Kemal Pir'den Mehmet Akif Dalcı'ya, Kaypakkaya'dan 1 Mayıs 96'ın dört kızıl gülüne direniş ve kanla dolu bahar bu topraklarda. Halen başımız dikse bunca soytarılığa rağmen onların sayesinde. Bu kadar kan ve onurla dolu baharın sonu da yine aynı şekilde oldu.

Hüseyin Cevahir, Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan 31 Mayıs 1971 günü direnerek hayatlarını kaybettiler. Bize dik durmanın onurunu bırakarak. Hüseyin Cevahir İstanbul'da yoldaşı Mahir Çayan ile savaşarak, diğerleri ise Nurhak dağında destan yazarak. Çok kişi anlamayacak, neden onların rahatça yaşamak varken hayatlarını ortaya koyduğunu, çünkü onları anlamayanlar bilmiyorlar ki "diz çökerek yaşamaktansa, ayakta ölmek yeğdir" cümlesinin en çok bahara yakıştığını.

Bizlere gösterdiğiniz yolda bütün seneyi bahara dönüştürmek bizim boynumuzun borcudur.


"onlardan haber geldi.
oradan
onlardan.
gömlekleri kirli değil
çatık değilmiş kaşları.
yalnız biraz
uzamış tıraşları.
"yandık!"
dememişler.
dayanmışlar biliyorum.
"dayandık!"
dememişler.
gözleri gülerek
bakıyorlarmış adama.
şakaklarında taze bir yara varmış ama,
çatık değilmiş kaşları.
yalnız biraz
uzamış tıraşları.."








26 Mayıs 2011 Perşembe

Yeni Reis RTE...



Malumunuz, seçimler yaklaşıyor. Parti liderleri alanlarda, boyunlarında gittikleri şehrin takımının atkısı vaatleri sıralıyorlar. Pek fazla bir şey vaad edemediklerinden olsa gerek, her miting onuncu dakikadan sonra siyasetteki hasmına laf sokma, "şeref, haya, adamlık" dersi verme, bir şeyleri ispat etme çağrısı yapma komikliğine dönüşüyor. Ait olduğu siyasi kültür ve ideolojik altyapıya rücu eden mi ararsın, aslında umrunda bile olmayan meselelere çözüm üretme derdine düşen mi ararsın, kaset rezilliğinden kendine ekmek çıkarmaya çalışan mı ararsın, hepsi mevcut memleketin meydanlarında.

Bu süreçte başbakan Erdoğan ilgi çekici bir performans sergiliyor. Demokrasi kahramanı, özgürlük yanlısı, sivilleşme mimarı başbakanımız gemi iyice azıya alıp herkese sallıyor kürsülerden. Türkiye tarihinin en alçakla katliamlarından birinin yaşandığı Maraş'a gidiyor ve Kemal Kılıçdaroğlu'ndan bahsederken "Biliyorsunuz kendisi alevi kökenlidir" diyerek dinleyicilerine aleviliği yuhalatıyor mesela. O şehirde alevilerin nasıl katledildiğinin, ana karnındaki bebelerin parçalanarak öldürüldüğünün bir önemi yok muzaffer özgürlük kahramanımız için, sözlerini duyan alevi düşmanlarından üç beş oy fazla alsın da gerisi hikaye.

Aradan biraz zaman geçiyor, eylemsizlik halindeki Pkk militanlarının sınırın öte yanında öldürülmesi hakkında "Ergenekoncu askerlerin marifeti" diye yumurtlayan liberal gönül dostlarını ters köşeye yatırıyor ve "Ordumuz nerde olsa bölücü terörle savaşacaktır. Kendilerinin görevi budur ve layikiyle yerine getirmektedir" diye muştuluyor mesela. Pkk'nin seçimlere kadar eylemsizlik kararı almasının, yükselen gerilimde insanların sokaklara dökülecek olmasının, yeni acıların/çatışmaların yaşanacak olmasının hiçbir önemi yok kendisi için. Bu sözlerini duyan Kürt düşmanlarından üç beş oy fazla alsın da gerisi hikaye.

Aradan biraz daha zaman geçiyor, Hakkari'de 100 kişiye miting yapabilmenin öfkesi daha geçmeden, Kılıçdaroğlu'nun aynı şehirde kendisinden kat be kat fazla insan toplamış olduğu gerçeğiyle yüzleşince yine kendini tutamıyor Kürt sorununu çözecek olan büyük lider. "Chp zihniyeti zamanında Bdp'nin öncüllerini meclise taşımıştı. Bdp ve Chp aynı zihniyette partilerdir" diye patlatıveriyor bombayı. Chp'yi yıllardır Kürt sorunun çözümündeki en büyük engel, Akp'yi ise sorunu çözmek için canla başla mücadele eden özgürlük havarisi olarak tanımlayan liberal gönüldaşlar bir kez daha ters köşeye yatıyorlar. Kendi partisinin milletvekilleri ve bizzat Erdoğan'ın kendisi defaten Chp Ankara'dan öteye geçemez, bunlar Kürt sorununu çözmek istemiyorlar diye söylevler vermişken, birden Kürtlerin siyasi temsilcisi konumundaki Bdp ile aynı çizgide bir parti olarak tanımlanıveriyor Chp. Sözlerinin tutarlılığının, körüklediği Kürt düşmanlığının bir önemi yok elbette. Faşistlerden, Mhp'nin meclise girmesinin hayal olduğunu düşünen milliyetçilerden üç beş oy fazla alsın da gerisi hikaye.

Sayacak örnek çok, herhangi bir seçim mitingini izlediğinizde başbakanın yeni politik argümanlarını görmemek mümkün değil zaten. Peki neden bunca milliyetçileşiyor Erdoğan, Mhp'nin her yeni kaseti patladığında neden üslubu daha da faşizan bir hal alıyor? Baraj altında bırakmaya çalıştığı Mhp'nin tabanı Erdoğan için iştah kabartıcı elbette. Yalandan özgürlük masallarıyla, sahte demokrasi gösterileriyle safına çekebildiği liberaller, solcular ateş olsa cürümü kadar yer yakabilecekken, Kürt düşmanlığıyla, alevi düşmanlığıyla elde etmeyi düşlediği kitleler milyonları bulabilecek düzeyde. İstikbal toplum mühendisliği için kullandığı ve artık ihtiyaç duymadığını bildiği bu liberallerde değil, her daim bir sağ partinin çatısı altında toplanabilen kitlelerde. Bu seçimden tek başına anayasa yapmaya yetecek kadar bir çoğunlukla çıkmayı hedefleyen Akp için mantıklı olan şey de bu kitleye ulaşmak. Bunun en kolay yolunun Kürt ve alevi düşmanlığı olduğu ise defalarca denenip doğruluğu kanıtlanmış bir gerçek. Tayyip Erdoğan seçimlere kadar bu tabana oynamayı, faşizan söylemlerini daha da sivriltmeyi sürdürecek gibi duruyor. Daha güçlü bir iktidar uğruna toplumda var olan düşmanlıkları körükleyen demokrasi ve özgürlük kahramanımız, seçimden sonra ortaya çıkması muhtemel tüm çatışmaların da alt yapısını hazırlamış oluyor böylece. Rüzgar eken fırtına biçer misali, bu ayarsız ve kontrolsüz nefretinin daha büyük acılara ve düşmanlıklara neden olacağını bilse bile, bu yolda yürümeye devam edeceğini her haliyle bize söylüyor Yeni Reis Rte...

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Gece ve Sis - Türkiye



Yıldırım Türker'in - Gözaltında Kayıp O'nu Unutma kitabından alıntıdırç







Hasan Ocak, kimsesizler mezarlığında bulundu. Hepimiz, bir yerlerde kimsesizler için bir mezarlık olduğunu bilirdik. Olması gerektiğini. Çoğumuz için, ölüsünü bulup kaldıracak yakını olmayan insanlar, hayal edilmesi oldukça güç bir yenilginin trajik kahramanlarıdır. Onların hayatını anlayabilmek için hepimizin dağarcığında yılların biriktirdiği öyküler, söylenceler vardır. Bilebildiğimiz, sınırları bizim hayatımızla çizili bir dünyadan kabaca istifa eden, beceremeyen, becerecek gücü olmayan o insanların sonunda ya bir ucuz otel odasında, ya bir sokak köşesinde ölüp, "sahipsiz" yaftasıyla devlet tarafından mermersiz, çiçeksiz bir yere gömüldüğünü duymuşuzdur. Biliriz.
Hasan Ocak kimsesiz değildi. Ailesi ve sevenleri tarafından aylardır aranıyordu. Resimlerinden tanıyorduk hepimiz o kumral delikanlıyı. İşkenceyle bereli bedeni Beykoz ormanında bulunmuş, adli tıptan sahipsiz damgası yiyerek kimsesizler mezarlığında bir rakamın altına gömülmüştü. İtilip kakılmayı, gözaltına alınmayı, milli düşman ilan edilmeyi göze alan ailesinin inatçı çabaları sonucu izi bulundu. Biz de kimsesizler mezarlığıyla bu kez gerçekten tanıştık. Hasan'ın kızkardeşinin dile getirdiği dehşet, bir televizyon programında nedense mahçup bir kameranın saptadığı bölük pörçük görüntüler, gözümüzde acıklı, biraz da romantik bir son durak olan kimsesizler mezarlığını bambaşka bir gerçekliğe oturttu. Kimsesizler mezarlığı, hepimiz için bir tehdit. Herkesi yutabilir. Adeta bir kıyımdan artakalan toplu mezarlık. Son yıllarda gelişigüzel rakamlarla adlandırılıp üstüste, yanyana gömülüveren, kimliği meçhul varsayılan ölülerin çoğunluğu doğal olmayan yollarla ölüme yakalanmış. Tercümesi: İşkenceden geçmiş, paralanmış, katledilmiş. Kayıplarımızı ormanlardan, kimsesizler mezarlığından, şifreli adli tıp dosyalarından bulmaya başladık. Hayatımız aynı çöl lehçesiyle sürçüp gidiyor. Yer yerinden oynamıyor.
Ayşenur, Hasan, Rıdvan... Onları bulduğumuza seviniyoruz. Onları kendi ellerimizle bir kez daha kendi tarihimize, kendi belleğimize gömebildiğimize seviniyoruz. Bir umutsuz bekleyişe, beklentisi olmayan sinsi bir umuda asılı kalmaktan kurtulduk. Onları bulduk. Ama yer yerinden oynamadı.

Gece ve sis

İnsanların devlet eliyle toplu olarak kayıp edilmelerinin ilk örneği, 7 Aralık 1941 tarihinde Nazi Generali Wilhelm Keitel'in emriyle başlatılan operasyon. Binlerce direnişçi, Nazi işgali altındaki Avrupa'ya gözdağı vermek, her türden direnişi sindirmek amacıyla gece yarılarında toplanıp kayıp edildiler. Operasyonun adı "Gece ve Sis" ti. Gece ve Sis, faşizmin şiirinde, geceleyin kayıp et ve belirsizliğin sisiyle sarmala anlamına geliyordu. Daha sonra 1960'larda Guatemala ve Brezilya'da binlerce insan kayıp edildi. 1973 darbesinden sonra Şili'de yüzlerce insan kayıp edildi. Pinochet, Arjantin generallerine el verdi. 1976 darbesinden sonra Arjantin'de binlerce muhalif kayıp edildi. Sivil yönetime geçildikten sonra kimi itirafçı generallerden, kayıp edilen insanların büyük bir kısmının iğnelerle uyuşturulup uçaklardan okyanusa atıldıklarını öğrendik.
İnsanları kayıp etmenin kirli tarihi şimdi Türkiye Cumhuriyeti'nde yazılıyor. 1980'den bu yana her yıl, her gün daha fazla insan kayıp ediliyor. Geceye tenezzül etmeyen adamlar çoğunluk gündüz vakti insanları arabalarına tıkıştırıp götürüyor. Sise güvenleri sonsuz nasılsa. Hayatımızın üstüne kapanmış bu sis, kaç on yılın sisi. Hiçbir zaman Arjantin kadar sivil olamayacağımızı, dolayısıyla hiçbir mahkemede terlemeyeceklerini, kullandıkları yöntemleri ele vermek zorunda kalmayacaklarını düşünüyorlar besbelli. Ve kayıplar listesi gün günden kabarıyor. Her geçen ay daha çok insan kayıp ediliyor. Ve yer yerinden oynamıyor.

Rakamların serinliği

Rakamlardan söz etmek istemiyorum. Rakamlar beni üşütüyor. Rakamsal dökümlerle yaklaştığımızda herşey sanki zihinsel denetimimiz altındaymış gibi oluyor. Kaydımızdan düşüveren, şu an nerede, ne durumda olduğunu bilemediğimiz insanların sayısını anmayacağım.
Bilebildiğimiz, binlerce isim. Saptayabildiğimiz...
Toplumsal bilinç kuntlaşması sonucu, gitgide her olguyu, başımıza gelen her felaketi rakamlarla açıklamaya çalışıyoruz. Kendimizi bilimsel bir yaklaşımın koruyucu, soğuk ışığı altında hissetmemizin yanısıra zamanla her kurban, bir rakam karşılığı olan, akıl sıramızda efendice yerini almış bir vaka'ya dönüşüyor. Bilginin demokratikleşmesi kisvesi altında hayatımız rakamlarla sıvandıkça, enflasyonun yüzdesinden en kıytırık televizyon referandumlarındaki evetlerin yüzdesine; meclis aritmetiğinden, onun beraberinde getirdiği ilçeleri il yapma katakullisine kadar, küçük birer matematikçi olarak memleketimizi çözmeye çalışıyoruz. Hayatla ilgili hesaplarımız, rakamların o büyülü kolaylığına yamanıyor; bir koyup üç alıyoruz, 8'i kaldırıp demokratikleşmeye, 24'ü koruyup laik kalmaya, 141-142'nin kalktığını hatırlatıp muhalefet yapmaya çalışıyoruz. Hayır, ben rakamlardan söz etmeyeceğim.
Kayıp'ları tek tek tanımak istiyorum. Onların topluca, bir rakamın eşliğinde toplumsal bir yara olarak adlandırılıp bizden uzağa bir yere konulmalarını, yıllar sonra hatırlandıklarında keyifli bir uyanıklıkla toplumsal bellek kaybımızdan söz edilmesini istemiyorum. Herşeyi, bu boktan dünyada kalabilecek kadar unutup, yeri geldiğinde bu memleket insanının bellek sorunundan söz edecek soğukkanlılığı tutturmayı reddedelim, diyorum. Belleksiz toplum yoktur. Çocuklarını kurban etmeyi göze alan; yoksulluk, çaresizlik, cehalet gibi erdemlere sarılarak katliamların üstünden "aman, bir tatsızlık çıkmasın" duygusuyla atlayıveren toplumlar vardır. Kayıp'larımızı iyi tanıyalım. Yer yerinden oynamalı!

İnsan kalmak için

Hüseyin kim? Kenan kim? İsmail kim? Kayıp oldukları andan itibaren bilemediğimiz, uzanamadığımız, uğultulu bir dünyanın sakinleri onlar. Bir insanı kayıp etmek, işkence tarihinde varılan son nokta. Zulmün en katmerli çeşitlemesi. Kayıp edilenin dünyayla bütün bağlarını koparmak, en ufak bir umut kırıntısına yer bırakmamak. Onu, uğruna yaşadığı, savaştığı dünyanın kaydından düşürmek. Yapayalnız bırakmak. Ardında kalanı, yakınlarını ise kendi umutlarıyla boğmak. Kendi umutlarına asmak. Kendi umutlarıyla cezalandırmak. Bildiği, hazır olduğu hiçbir duyguya soluk aldırmayan bir mahpusluğa itmek. Sevdiği, artık tanımadığı bir dünyada yaşamaktadır. Âdetlerini, kurallarını bilmediği bir dünyada. Gündelik hayatın ayrıntıları; günü gün, geceyi gece kılan ufacık şeyler incitmeye başlar. Herşey, beklemenin gergin durağanlığına yazılır. Bütün yaşamsal eylemler askıya alınır. Sevdiğinin hayatından ne kadar umudunu kesse de, bir yanıyla; o mucizelere inanan, onu insan kılan yanıyla beklemeyi sürdürür. Bir ana, on beş yıl sonra dahi araba süren gözlüklü bir delikanlı gördü mü, yüreği hop ediyor. Demek bir yanıyla oğlunun, belleği silinmiş, bambaşka biri olarak, bir başkasının hayatını sürdürebileceğini düşünüyor. Düşünebiliyor. Dile getirmese de. İnsan beyni, acılarla sıkıştırıldığında sahibini bile şaşırtacak neler üretmez ki. İnsanları kendi umutlarıyla tüketmek, onları hayatlarını artık yaşayamayacak hale getirmek, gerçekten Nazi yaratıcılığına yaraşır bir zulüm. Toplu işkence. Vakit kaybetmek yok. Kayıp edilenler ve geride kalanlar. Hepimiz, birbirimizden koparılıp bir bilinmezler dünyası karşısında çaresiz bırakılıyoruz. Görüşebildiğim kayıp ailelerinin hemen hepsi umuttan istifa etmişlerdi. Oğullarının, kardeşlerinin yaşadığından ümidi kestiklerini söylüyorlardı. İnsan kalabilmek için. Sabahleyin oturup kahvaltı edebilmek için, para kazanmak için, çalışabilmek için, akşamleyin televizyon karşısında kestirebilmek için, evi temiz tutabilmek için, komşuları ziyaret edebilmek için. Umutsuzca bir çabayla umutlarının kalmadığını söylüyorlardı. Hayatta kalabilmek için. İnsan kalabilmek için.

O anı yaşadılar mı?

Peki, kaybolanlar kayboldukları, kaydımızdan, bilebildiğimiz dünyanın kaydından düştükleri andan itibaren neler yaşadılar? İşkencede neler hissettiler? O anı; kötülüğün yenik düştüğü, çaresiz kaldığı anı; tanık olarak, itirafçı olarak, yararlanılabilecek bilgi kaynağı olarak görülemeyeceklerinin anlaşıldığı o anı farkettiler mi? İşkencecilerinin onların işe yaramadıklarına kanaat getirdikleri o anı? Copların bezgin bir öldürücülükle gövdelerine inmeye başladığını, elektriğin denetimsizce verilmeye başlandığını, işkencecilerin yenilgi öfkesini sezmişlerdir mutlaka. İnsan o an ne hisseder? Ölüm, ne kadar göze alınırsa alınsın, yüzleşildiği anda ürpertmez mi?
Yoksa başından beri karşılarındaki işkencecileri sonları olarak mı gördüler? Çoğu önceden baskı, dayak, işkenceyle tanışmıştı. Ama her seferinde yakınlarının bir şekilde izlerine düşmüş olduğunu biliyorlardı. Yakınlarının tanıklığına sığındılar. Sevdiklerinin kayıtlarına sığındılar. Korkunç bir masal ormanında sonsuza dek kaybolmamak için arkalarına iz serptiler. Diyelim, bir polis arabasına tıkılırken yoldan geçenlere adlarını haykırdılar. Gözaltında adlarını haykırdılar. Yan koğuştaki, sağ kalacağından emin olamadıkları adama künyelerini haykırdılar. Bildikleri yegane dünyaya ulaşmaya çalıştılar. Ama işte o an; paylaşamayacakları, artık kimseye anlatamayacakları bir an. Tek kişilik. Ölüm gibi... O an, rüyalarıma giriyor. Gencecik bir kadın, gencecik bir adam, öleceğini anlıyor. Bundan hiçbir sevdiğinin haberi olmayacağını da biliyor. O an, yapayalnız. Ardında kalan dünyayı düşünüyor belki. Belki onu da düşünecek halde değil.
Şu dünyada nerede olduğunuzu, ne yaşadığınızı bilen tek sevdiğiniz kalmadığında başka bir düzleme; âdetlerin farklı olduğu; işaretlerin, diyelim bir sözün, bir bakışın bambaşka anlamlara geldiği bir dünyaya geçtiniz demektir. O çizginin ötesine geçtiğiniz anda, berisinde kalanlar; ananız, arkadaşlarınız, sevgiliniz, mutlaka size çoktan ardınızda bırakmış olduğunuz bir dünyanın çok ama çok uzak anıları gibi geliyordur. Sesinizi artık kimseye duyuramayacaksınız. Kısacık ömrünüzde çoktan göze almış olduğunuz, buna rağmen kafanızda hep öteye, daha öteye ittiğiniz o an geldi işte. O kopma anı. Düşman karşınızda. Öfkeden yüzü gözü seyiriyor. Sizi öldürecek. O düşman kim peki? Görünürde o da sizin gibi biri. Belki yaşıtınız. Aynı mahallede oturuyorsunuzdur, kimbilir. Yoksulluğun dilini biliyor o da. Analarınız pazar yerinde dertleşiyor belki de.

Kötülüğün örgütlenmesi

Kötülük üstüne düşünelim istiyorum. Şefkat, merhamet, vicdan; velhasıl artık hepsi yanlış yazılan bu kelimeler ne ifade ediyor? Oğlunu kaybetmiş bir anayı çamura yuvarlayan polisi, çaresiz kaldığını öne sürüp yine de koltuğundan vazgeçmeyen bakanı düşünelim. Kurbanının etinden et koparan, ona böylesine büyük bir nefret biriktirebilmiş olan adamın hiçbir canlıya, hiçbir şeye merhameti yok mu? Herkesi rahatlıkla tekmeler, kanatır, yaralar, parçalar mı?
İçindeki vahşi hayvanı böylesine serbest bırakmasına yol açan ne, kim? Bir insana uzun uzun çeşitli işkenceler yapan, çığlıklara kulağını tıkayan, sonunda onun ölüsünü bir ormana atıveren kim? Uzaylı mı? Deli mi? Ne kadar uzağımızda? Seçim önceleri güleryüzlü, hak hukuk söylevleriyle oyumuzu rica eden, yeri geldiğinde dilenen adamlar kim? Son zamanlarda kimi bakanlar hangi suskunluk hakkını kullanıyor? Böyle bir hak var mı? Varsa Mafia'nın suskunluk yeminine mi benziyor?
Cumhurbaşkanından en ücra köydeki mazlum anaya kadar herkesin üstündeki bir güç, bir dünya mı çekiyor sevdiklerimizi yanına? Kontrgerilla, açıkça dile getirilir, tarihi deşilir, kökü kazınmaya çalışılırsa, gizli-açık bağlantıları nedeniyle bütün devlet yapısı çöker mi? Korkulan, göze alınamayan bu mu? Geceye ve sise borcu olmayan kimse yok mu? Amerikan filmlerindeki kovboy kılıklı kahraman bireyleri mi bekleyeceğiz? Devletin bekası için halktan gizlenen nedir? Halk, bu sırra daha ne kadar kurban verecek? Bundan 20 yıl sonra hâlâ başımızda oturan Demirel, bugünün kayıpları için, Deniz'lerin idamı için dediği gibi "o günün koşullarında kaçınılmazdı" mı diyecek? Mehmet Ali Birand yine zıplaya zıplaya haşmetpenâhlarını sıkıştırıp memleketin en iyi gazetecisi olarak zafer gülücükleriyle programını kapatırken yine bizi gözyaşlarına boğan bir demokrasi dersi mi verecek?
Kayıp aileleriyle görüştüm. Kayıp edilen o insanları tanımaya çalıştım. Onlardan kendime bir aile edindim. Şimdi onları çok özlüyorum. Kayıplar listesinden pek çok insanın ailesi bizimle görüşmeye yanaşmadı. Kalan çocuklarını da kaybetmekten korkuyorlardı. Herşeyin ötesinde dış dünyaya güvenleri kalmamıştı. Görüşmeyi kabul edenler, kayıplarının hayatından umudu kesmiş olsalar da hesap sormak istiyorlar. Ama önce sevdiğimizin, hayal edemeyeceğimiz yöntemlerle berelenmiş ölü bedenini olsun, istiyoruz. Onu biz gömeceğiz. Onu biz gömene dek bu dünyada yerimiz yok!
Hepimiz gün günden büyüyen bir kayıplar ailesinin üyeleriyiz. Yakınlarımız kayıp edilmiş olmayabilir. Kendi kayıplarımızı, her geçen gün kaybettiğimiz, kaybettirildiğimiz şeyleri hatırlamanın zamanıdır.