23 Ocak 2011 Pazar
Kırık Kalpli Liberaller
Son iki gündür basında bir haber var. Tevatüre göre, AKP önümüzdeki seçimler için Elazığ'dan Mehmet Ağar'ı aday gösterecek. Ağar'a teklifin yapıldığı, kendisinin de bu duruma sıcak baktığı gelen haberler arasında. Kurdeleyi keserler mi, güzel güzel anlaşırlar mı bilemeyiz ama bu haber karşısında AKP'ye uzun süreden beri destek veren, destek vermek bir yana parti militanı gibi can siperane savunmaya geçen liberallerin ve yetmez ama evetçi solcuların ne diyeceğini çok merak ediyorum.
Liberallerle, liberal solcular AKP'ye desteklerini her fırsatta iki gerekçeye dayandırıyorlardı. Bunlardan birincisi, AKP Kürt sorununu çözmeye niyetlenmiş bir partiydi, ikincisi ise Ergenekon davasıyla devlet içindeki çetelerle savaşıyordu. Bu iki cengaverce mücadelesi AKP'yi özgürlükçü ve destek verilmesi gereken bir parti yapıyordu haliyle. Bu destek meselesini abartan bazı Marksistler gazete köşelerinde Tüsiad verileriyle ekonominin iyiye gittiğini, işsizliğin azaldığını, krizin teğer geçtiğini bile söylediler utanmadan.
AKP'nin bir burjuva partisi olarak emek ve işçi düşmanı olduğunu kanıtlamak için örnekler vermeye gerek yok. Durumun böyle olmadığını düşünenler varsa sendikalılandıkları için işten atılan emekçilere, Tekel direnişine, Sinter mücadelesine baksınlar yeter. Çok demokrat AKP'nin öğrenci düşmanı olduğu gerçeği de hafızalarımızda. Dolmabahçe'de polis tekmesiyle bebeğini düşüren kadınlar, Odtü kapısında tonlarca suyla yıkanan öğrenciler, parasız eğitim pankartı açtığı için aylardır hapiste olan ve hakkında 15 sene istenen gençler görülmeyecek cinsten değil. İktidar partisinin çevre düşmanı olduğu, yapılması için kendisini parçaladığı HES'lerden, Aliinoi gibi tarih ve kültür hazinelerini gözünü kırpmadan yok etmesinden malumumuz. Demokrasi kahramanı AKP'nin eşcinsellere bakışı zaten Aliye Kavaf'ın sözleriyle sabit "Bu hastalıktan kurtulmalıyız" Memurları ne kadar sevdikleri verdikleri %0.5 zamdan, esnafı ne kadar sevdikleri ekonomik krizle kapanan binlerce dükkandan zaten belli..Ee ne kaldı liberallerimiz ve müthiş solcularımızın elinde: Kürt sorununu çözecek olan parti, Ergenekonla mücadele eden parti.
Kürt sorununu çözecek olan partinin sicili mükemmel. DTP'nin kapatılması, seçilmiş Kürt siyasetçilerin KCK davasıyla hapiste süründürülmesi, taş atan Kürt bebelerinin onlarca yılla yargılanması, seçim barajının inatla düşürülmemesi, Kürt dilinin bilinmeyen bir dil olarak adlandırılması, en son Mutki'de bulunan toplu mezarlar hakkında hükümetten kimsenin ağzını açmaması ve daha niceleri. İşte size Kürt sorununu çözecek olan demokrat AKP'nin Kürt meselesiyle imtihanı.
Ergenekon davasıyla çetelerle savaşan AKP'nin buradaki sicili de harika. Memleketin kan gölüne döndüğü yılları Ergenekon'un üzerine yıkan parti, nedense o yılların asker olmayan devlet görevlilerinin hiçbirisini yargılamıyor. Tansu Çiller'e gel bakalım sen buraya demiyor, Mehmet Ağar'a anlat demiyor, Süleyman Demirel'e konuş demiyor. O yıllarda yaşanan tüm vahşetlerde emir verici konumunda olan insanların hiçbiri yargılanmıyor ama hükümet çetelerle mücadele ediyor. Peki nasıl yapıyor bunu? Heralde Mehmet Ağar'ı parti genel merkezinde ağırlayarak, milletvekili seçtirerek, parti rozetini yakasına takarak yapmayı planlıyor.
Bu bahsedilen Mehmet Ağar transferi gerçekleşmese de, Cemil Çiçek, Abdulkadir Aksu gibi adamlar AKP'nin yöneticileriyken, Mehmet Ağar'ın da aynı partiden milletvekili olması bizi şaşırtmaz. Çünkü biz biliyoruz ki, bu adamların hepsinin tarihi de, tıyneti de aynı. Devlet adına kurşun atan bu şerefli insanların AKP çatısı altında toplanması ancak liberalleri şaşırtır. Artık AKP'nin kendileriyle işi kalmadığını anladıkça kendilerini aldatılan sevgililer gibi hissetmeleri normal ve müstahak. Hegemonya mücadelesini kazanan AKP, artık liberallerin toplum mühendisliğine ihtiyaç duymuyor. Yıllarıdır hükümet desteğiyle sözleri ciddiye alınan, cürümlerinin onlarca katı fazlasıyla ekranlarda görünen, her fırsatta bize ve tarihimize küfür eden bu adamlar artık yerlerine oturmalı ve gerçekten mücadele eden insanlara gölge etmemeliler çünkü hükümetleri onların sözleşmelerini feshetti...
5 Ocak 2011 Çarşamba
Yavşak Basın, Bunu da Yazın
Odtü'de bugün yine polis terörü yaşandı. Öğle saatlerinde A1 kapısında toplanan her siyasetten öğrenci AKP Genel Merkezi önüne yürümek ve taleplerini dile getirmek istiyordu. Eylemin adı Başkaldırıyoruz'du. Yök'e, Akp'ye, Polise başkaldırmak ve biz de buradayız demek için yürüyeceklerdi. Ellerinde pankartları, flamaları, dövizleri ile çıkış kapısına geldiklerinde yaklaşık 500 kişiydiler. Karşılarında ise panzerleriyle, gaz bombalarıyla, tazyikli sularıyla, coplarıyla tam 2200 polis. Öğrencilerin okuldan çıkmasına izin verilmedi. Polis her zaman yaptığı şeyi yaptı, gözü dönmüş biçimde öğrencilere saldırdı, su sıktı, gaz attı ve gençlerin en demokratik hakkını kullanmasını engelledi. Karşılığında da taşlarla karşılaştı. Saldırıya uğrayan, demokratik hakları ellerinden alınan, ıslatılan, gaz yiyen, cop yiyen, konuşmasına izin verilmeyen öğrenciler organize ve devlet eliyle gerçekleşen şiddete taşlarla karşılık verdi.
Buraya kadar her şey normal gibi. Bu ülkede öğrenciye, işçiye, hak arayana dayak atmak, susturmak, kafasını gözünü kırmak zaten bir gelenek. Bu olanların basında yansıma ise kan donduracak cinsten. Bugün bazı haber sitelerinin, haber ajanslarının polis şiddetini, devlet terörünü nasıl haberleştirdiğine bir bakalım;
Polisin üniversitelere müdahalesini protesto etmek için Ak Parti Genel Merkezi'ne yürümek isteyen öğrenciler, polise taş ve sopalarla saldırdı.
Polis barikatını aşmak isteyen öğrencilerin taş ve sopalarla saldırması üzerine polis ekipleri tazyikli suyla müdahalede bulundu.
...Kampüse kaçan öğrenciler, tekrar toplanarak yürüyüşe geçti. Öğrenciler, burada da polise taş ve sopalı saldırılarını sürdürdü.
Bunlar sadece birkaç örnek. Kısa bir internet gezintisiyle çok daha fazlasını bulabilirsiniz, dikkat edin saldıran hep öğrenciler olacaktır. Ya da yarın gazetelere bir göz atın. Polis tekmesiyle çocuğunu kaybeden kadının orada ne işi olduğunu sorgulama cüretinde bulunan, öğrencilerin toplantı basmaya geldiğini savunan, gençlerin hastalıklı olduklarını yumurtlayan beyinsiz, yalaka köşe yazarları neler yazacak bir görün. Medya, 4. güç olma özelliği bir yana, hükümeti yalama mekanizmasına dönüşmüş durumda. Kafası kırılan, coplanan, çocuğunu kaybeden, gaz bombaları altında bırakılan, Ankara ayazında tonlarca suyla ıslatılan, yürüme hakkı elinden alınan, söz söyleme özgürlüğü sabote edilen, kesintisiz saldırılarla susturulmaya çalışılan gençler yine suçlu. Onlar şiddet yanlısı, vandal. Hükümetimiz mi? İleri demokrasi kahramanı elbette, insan hakları savunucusu, demokrasinin yılmaz neferi.....
15 Aralık 2010 Çarşamba
Cop Demokrasisi
Hiç söylemedik, söylemeye de gerek duymadık. Ama şimdi söylüyoruz. AKP demokrat değil ve hiç bir zaman da olmadı. Buna inananlar, özellikle de işçi sınıfı hareketi içerisinde olanlar var mıydı bilmiyoruz ama son yaşananlar tartışmaya gerek kalmadan gösterdi AKP’nin demokrasi anlayışını. Cop demokrasisi ya da coplu demokrasi.
Mağdur değiliz. Mağduru oynamıyoruz. Bazı AKP yandaşı gazetecilerinin dediği gibi ne işiniz var oralarda sorularına ya da Nazlı Ilıcak gibi eyleme gidiyorsan bunları göze alacaksın türü açıklamalarına yanıt vermek durumunda değiliz. Bu duruma da şaşırmadık. Polisten hiçbir zaman başka bir şey beklemedik. Yıllardır yaptığımız eylemlere polis saldırır, gözaltına alır, savcılığa çıkar ya tutuklanır ya da serbest bırakılırız. Ama eylemleri yaparken sığındığımız bir ilkemiz var. Meşruluk. Meşruyuz çünkü bu ülkenin emekçilerinin, öğrencilerinin, ezilenlerin taleplerini haykırmak için alanlardayız. Gaz bombalı, coplu ya da tazikli sulu ya da onlarsız.
Başbakan, çalışma ofisi olarak kullandığı sarayda üniversite rektörleriyle buluştu, üniversite rektörlerine isteklerini sıraladı. Azıcık da olsa onları dinledi. Fakat üniversitenin asıl bileşenleri olan gençlerin söyleyeceklerini doğal olarak dinlemedi. Çünkü ideolojik grupları dinleme gibi bir derdi olmadığını açıklamıştı. Herkes bu ülkede ideolojisiz. Sadece eylem yapanlar ideolojik. Ama başka ideolojinin bekçisi olanlar saldırdı, dövdü, kırdı. Bu kez o kadar ileri gittiler ki burjuva medya günah çıkarma durumunda kaldı. Yandaş medya ise eylemci gençleri kadrolu eylemci ilan etti, polis bültenlerinin bir kelimesine itiraz etmeden. Polisten aldıkları resimleri kullanıp gençleri hedef göstermekten geri durmadı. Üniversite gençliğinin talepleri dışarıda bırakılarak olay orantılı gücün orantısızlığı boyutuna indirgendi.
Ardından anayasa uzmanı olarak geçinen Burhan Kuzu yumurtalardan nasibini aldı. O kadar sinirlendi ki rektörün ve dekanın istifasını istedi. Biliyoruz ki pek yakında utanmadan kendilerine karşı olanların da iktidarı olarak tüm Türkiye yurttaşlarını kucaklayacaklarını söyleyecekler. Ama karşıtsan yinede istifa et. Kamunun her alanında olduğu gibi!
Köprüyü Geçene Kadar
İktidarları döneminde YÖK’ün uygulamalarından rahatsız olduklarını, YÖK’ü kaldıracaklarını beyan ettiler durdular. Hatta Yeni Şafak ve bilumum gazeteleri rektörlük seçimlerinde daha önceki cumhurbaşkanının atamalarını eleştirip dururdu. Gül cumhurbaşkanı oldu, kaçıncı sırada seçilen rektörleri atadığı hepimizin malumu, küçük bir internet araştırması yeter. YÖK mü dediniz? İktidar kendilerinde, kendi başkanlarını atadılar, sorunsuz olarak üniversiteleri yönetiyorlar. Gerek kaldı mı onlar için YÖK’ü kaldırmaya. Adı değişir, şekli değişir ama zihniyet durur. YÖK’ü protesto eden gençler üniversitelere alınmaz, soruşturulurken YÖK türban için düzenlemeler yapılsın diye üniversite rektörlerine yazı yazar, bireysel özgürlüklerden bahseder.
Üniversiteler o kadar demokratiktir ki jandarmadan arındırılmıştır. Özel güvenlik birimlerinin insafına terk edilmiş, sivil polisler genel kültürlerine yenilerine eklemekte, robokoplar ise kapıda kafa patlatacak öğrenci avındadır. Üniversiteden şikayetçiyiz, bilimselliğini, ya da paralı eğitim uygulamalarından geçtik net iki talep ileri sürüyoruz. YÖK kaldırılsın, polis ve özel güvenlik birimleri üniversiteden çekilsin.
Düzen burjuva düzeni. Düzenden şikâyet etmene gerek yok, aykırı bir ses çıkar yeter. Aşağılanma, tehdit, hakaret. Yetmedi mi, gözaltı ve tutuklanmalar, olmadı Ergenekon. Çıkar istersen sesini. Hemen hizmetlileri sevdikleri kudretli iktidarlarını aklama peşinde. Mehmet Metiner diye bir gazeteci var. Polisin şiddetini ilk başta onaylamamış.fakat polis üzerinden iktidarın yıpratılmasına çok içerlenmiş, çünkü Türkiye Cumhuriyeti hiç olmadığa kadar demokratikmiş. Sonra polisler kendilerine görüntü göndermişler, gençler polise saldırıyor. Ağzından salyalar saçarak nasıl laflar ediyor televizyon ekranlarında, inanılmaz. Gazeteci dediğin tırnak içinde tarafsız olur. Yok böyle bir şey. Polislere saldırılmış, canı yanan polis saldırmış. Aslında sevinilecek bir açıklama. 30 kadar genç ellerinde yeşil Genç-Sen bayrağı ve plastik boru. Nasıl dar ediyor meydanı polislere. Tıpkı daha önceki eylemlerde söylediğimiz gibi kaskları da başlarına dar gele. En deneyimli polis ne hale geliyor ve Metiner bu duruma ağlıyor. Bu gazeteci paçavralarına daha fazlaları eklendi. Burada bahsetmiyoruz. Seviyoruz onları. Ne olmamak gerektiğini gösteriyorlar. Ama herhalde zamanında şeker yerine cop yalamışlar.
Yök, Polis, Medya; Bu Abluka Dağıtılacak
Geleceğimiz ipotek altındadır. Üniversiteli gençliğe ve bir bütün olarak gençliğe karşı dayatılan saldırı politikaları Bologna süreci olarak bilinen eğitimin özelleştirilmesinin bir sonucudur. Gençliğin ayrı bir kategorik örgütlenme olarak bu sorunlarla baş edebilmesi oldukça zordur ve bunun için mücadelenin sınıfsal karakteri ön plana çıkarılarak işçi sınıfı hareketinin talepleri ile birleştirilmelidir. Sınıf atlama, refah içinde bir hayat kurma, ailesi emekçi olan gençler için artık bir hayaldir. Gençliğin yaşadığı sorunlar toplumdan ayrı yaşanan sorunlar değildir. Geleceksizleştirme, güvencesiz çalışma, işsizlik ve kamu hizmetinin her alanının özelleştirilmesi sorunu, beslenme barınma ve ulaşım. Tüm bunlar yaşadığımız ortak sorunlarımızdır. Karşı karşıya olduğumuz sorunlar etrafında bir araya gelmek, eylem yapmak söz ve eylem örgütlemek en doğal hakkımız ve bu hakkı kullanmak için AKP demokrasisinden icazet beklemeyeceğiz.
Emekçilerin özgür üniversitesi için mücadelede kararlı olacağız. Mağdur değiliz, taleplerimizi savunuyoruz ve haklıyız. Emekçi çocuklarına karşılıksız burs, harçların kaldırılması mücadelemizin temel şiarlarıdır. Kaynağı da gösterelim; tüm eğitim masrafları kapitalistlerden alınan ek vergilerle karşılansın. "Eğitimde fırsat eşitliği" safsatasına karşı emekçilere eğitimde önceliği savunan taraftır tarafımız. Tarafımız sermayenin ücretli kölelik düzeninin, kirli savaşın, kokuşmuş burjuva yaşam tarzının, soyguncuların, talancıların, burjuva eğitimin ve burjuva üniversitelerinin karşısındadır. Ne YÖK ne de herhangi bir kurum. Üniversiteleri, üniversitenin bileşenleri yönetsin.
Bandista’nın çağrısı:
Tüm bunlar yaşanırken AKP demokrasisinin peşine takılanlara en güzel yanıtı Bandista verdi. 11 Aralık 2010 Cumartesi günü gerçekleştirilen An Gelir – Ahmet Kaya – Onsuz On Yıl etkinliğine katılmayarak. ‘Üniversiteler bizimdir, bizimle özgürleşecek’ diyerek haykıran kardeşlerimizi dayaktan geçirenler ve kolluk kuvvetlerinin bu tavrını “eli sopalı gençle görüşmeyiz” beyanıyla destekleyenlerle aynı yerde bulunmayacağız. Şarkılarımız onların kanlı ellerini yıkamak için değildir açıklamasında bulunarak.
Bandista’nın tavrı hepimizin tercümanı olmuştur. Ne şarkılarımızı ne şiirlerimizi AKP’ye ve diğerlerine bırakmayacağız. AKP zihniyeti yeni ortaya çıkmamıştır. Bu adamlar o zaman da vardılar, bakandılar, valilerdi, bürokrattı, belediye başkanıydı ve çıkıp bir laf etmediler. Şimdi ise değişen Türkiye ve demokrasi nutukları atıyorlar. Engin Çeber ölmemiş gibi, 19 Aralık katliamının sorumluları yargılanmış, Kenan Evren’in adı okullardan silinmiş ve Erdal Eren’in adı yaşatılıyormuş gibi.
7 Aralık 2010 Salı
Cop Yalayıcıları...
Fotoğrafını gördüğünüz bu üç gazeteci müsveddesi, aslında insan müsveddesi, aynı gün yazdıkları yazılarla tıynetlerini bir kez daha ortaya koydular. Gündem, en demokratik hakkını kullanan öğrencilere polisin sille tokat saldırması, hastanelik edene kadar dövmesi, yerlerde sürüklemesi ve doğmamış bir bebeği annesinin karnında öldürmesi. Tüm bunları alt alta koyduğunuzda bile en hafif tabiriyle bir vahşet var ortada. Vandallık bu kadar aleni yapılınca burjuva basın da görmezden gelemedi olanları ve sahibini kızdırmak istemeyen bir edayla usul usul yazdı rezilliği.
Elbette birileri rahatsız olacaktı şanlı türk polisine böylesi insafsızca saldırılmasından. Ne de olsa polis görevini yapmıştı, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde toplumun güvenliğini tehlikeye atan teröristleri etkisiz hale getirmişti. Saldırıya uğrayan şanlı polisimizken, bölücüler yaptıkları haberlerle kolluk kuvvetlerimizi terörist ilan edecekti neredeyse. Birilerinin buna dur demesi gerekliydi ve bu üç cengaver, üç cop yalayıcısı, üç emir kulu, üç gazeteci ve insan müsveddesi görevi seve seve üstüne aldı.
Devrimci Radikal'in genel yayın yönetmeni teşkilattan küçük Eyüp hemen döşendi yazıyı. Polisimiz biraz abartmış olabilirdi ama asıl suçlu elbette öğrencilerdi. Yol kapatıp, arabalara saldırıp, camları indiren onlardı. Doğal olarak demokrasiyi suistimal etmiş ve polisin görevini yapmasına neden olmuşlardı. Eden bulurdu işte. Üstelik demokrasi baharı yaşadığımız şu günlerde, karakollarda insanlar çiçeklerle karşılanırken, işkencenin i'si bile kalmamışken artık bu olacak iş miydi? Fettullah Gülen kadrosundan dükkanın başına geçen sevgili Eyüp, şu işkencenin bittiği masalını bir de Engin Çeber'in ailesine anlatsana sen...
Devrimci Radikal'de ikinci yazıyı da Akif Beki attırıverdi. Öğrenciler oraya demokratik haklarını kullanmaya değil, Dolmabahçe'yi basmaya gelmişlerdi. Polisimiz gerekeni yapmasaydı toplantıyı basıp, ölüme bile neden olabilirlerdi. Ayrıca eylemleri zaten vandallık içeriyordu. Polisi tahrik etmek ve dayak yemek için gelmişlerdi oraya çünkü medyada yer bulmalarının tek yolu buydu. Kendi manyak mazoşist düşüncelerini öğrencilere yapıştırmaktan imtina etmeyen Beki'cik, hala Başbakanlığın fedaisi olduğunu düşünüyordu besbelli. Danışmanlık yaptığı o güzel günleri hasretle anıyor, daha fazla dayak diye çığlık atıyordu köşesinde.
Son yazı ise, kaleminden damlayan kanla ruh hastalığı kategorisinde birinciliği kimseye bırakmayacağını cümle aleme gösteren Mümtazer Türköne'den geldi. Mümtazer eylemci öğrencilere patolojik vaka, ruh hastası, marjinal dayak tutkunları olarak hitap ediyordu. Bu hastalıklı öğrenciler eylemlerden önce oturup konuşuyor ve en iyi dayak yeme tekniğini belirleyip polisin kendilerine saldırmasını sağlıyorlardı. Tek yol bu hastaları bir uzmana teslim etmek ve topluma zarar vermelerini engellemek için deli gömleğine sarmaktı. Nerden biliyordu peki Mümtazer bu yazdıklarını? Kendi kuşağında çok görmüştü de ordan. Elinde silah devrimci avlarken tanımıştı bunları, sokak aralarında insanları kurşunlayan politik hareketi sayesinde öğrenmişti hepsini, eline bulaşan kanları şimdi öğrencilerin üstüne sürerek aklanacağını düşünüyordu bu geçmişinden utanması gereken ruh hastası.
İşte bu adamlar 2010 yılının Türkiye demokrasisi göstergeleri. Hepsi iktidarla oldukça yakın ilişkiler kurmuş, bu ilişkileriyle toplumda düşünce adamı etiketine nail olmuş, memlekete demokrasi getiren AKP'nin kanaat önderleri. Bu adamlar için doğmamış bir bebeğin polis tekmeleriyle anne karnında öldürülmesinin bir sakıncası yok. İşkence edilmesinin, yerlerde sürüklenmenin, hapislere atılmanın, vurulmanın bir önemi yok. Bu adamlar işte memleketi burjuva demokrasisine geçiren taşları döşüyor. Uyanın artık, uyanın ve bakın etrafınıza. Okuldan atılan öğrencileri, sokaklara atılan işçileri, işkencede ölen Enginleri, anne karnında öldürülen yavruları görün ve bana memlekete demokrasi geldiğini anlatın bir kez daha yüzünüz kızarmadan.
4 Aralık 2010 Cumartesi
Buyrun Size Demokrasi
Geçen sene ve bu sene üniversitelerde yaşanan şiddetin, baskının, polis terörünün, uzaklaştırmaların, okuldan atmaların, cezaevine göndermelerin ardı arkası kesilmiyor. Her okulda öğrencilere saldıran özel güvenlikçiler, polisler ve faşistler zaman zaman boyalı burjuva basınında bile gündem oluyor hatta! Son olarak başbakanı protesto eden öğrencilere 15 ay hapis cezası verildikten sonra, bu görüşmeyi fırsat bilen öğrenciler de bugünkü toplantıda seslerini duyurmak istedi. Pankartları, dövizleri ve sloganlarıyla, burjuva demokrasisinin bile izin verdiği eylemlerine başladılar. Sonrası ise rezillik. Gözü dönmüş polisler, tekme ve tokatla saldırdı öğrencilere. Öyle bir dövdüler ki bir arkadaşımızı ağır yaraladılar. En demokratik hakkını kullanan bu insanlar, pek demokratik AKP ve başbakan sayesinde bir kez daha örgütlü teröre maruz kaldılar.
Daha önce de yazmıştık. Üniversitelerde devlet terörü artıyor. Ağzını açan, sesini çıkaran dövülüyor, ceza alıyor, vuruluyor. Bunların hepsi de, memlekete demokrasi getiren AKP'nin politikalarıyla uygulanıyor. Tüm bunlar yaşanırken AKP'nin kalemşörleri kendi "Taraf"larında başbakanı yalamaya devam ediyor, bazı "solcu" arkadaşlar da bu adamlarla kol kola demokrasi yürüyüşleri düzenliyor. Bugün yaşananlar bir istisna değil, bir rutin. Ama biz biliyoruz, tüm bu saldırılara, teröre rağmen susturamayacaklar, sesimizi kesemeyecekler. Onların demokrasi yalanlarına inanmıyoruz. Gerçek yüzlerini her gün görüyoruz ve bu gördüklerimizle midemiz bulansa da, öfkemiz her gün büyüyor.
1 Aralık 2010 Çarşamba
Gündeme Dair Kısa Kısa
29 Eylül 2010 Çarşamba
Komedi sürüyor; Devrimci Hanefi
Bir Devrimci Karargah davasıdır gidiyor 1.5 senedir. 27 Nisan 2009'da Orhan Yılmazkaya'nın yaşadığı eve düzenlenen ve Yılmazkaya'nın öldürülmesiyle sonuçlanan operasyonun ardından devlet, örgütün çökertildiğini bizzat açıklamıştı oysa ki. Arada 1.5 sene geçti, Devrimci Karargah operasyonları sürdü, Troçkistler, SDP genel başkanı, bağımsız devrimciler gibi pek çok cenahtan alakasız isim bu operasyonlarda gözaltına alındı, tutuklandı. Birbiriyle hiçbir politik benzerliği olmayan bireyler ve yapılar, aynı torbanın içine doldurulup aynı davadan mahkum edildi. Bu davanın saçmalığına tam alışmaya başlamıştık ki, bu kadarına da yuh dedirtecek bir hareket geldi devletten.
Devlet içindeki cemaat yapılanmasını ifşa ettiği kitabından sonra başına bir şeyler geleceğini herkesin bildiği Hanefi Avcı, Devrimci Karargah'a yardım ve yataklıktan içeri atıldı. Devletin üst düzey bir bürokratı, polis, emniyet müdürü ve profesyonel işkenceci olan bu şahıs, işkence ettiği isimlerle aynı örgütten olduğu gerekçesiyle cezaevinde. Neresinden tutsak elimizde kalıyor.
AKP'nin üç adet çuvalı var. Eski kontrgerillarla ulusalcıların tümünü doldurduğu Ergenekon çuvalı. Kürt siyasetinin seçilmişlerini doldurduğu KCK çuvalı. Ve devrimcilerle sol muhalefeti doldurduğu Devrimci Karargah çuvalı. Hanefi Avcı'ya üçüncüsü layık görüldü. Bu şahsın cezaevinde olmasına elbette hiçbir itirazımız yok. Kendisi ve aynı cenahtan işkenceci arkadaşları yıllar önce cezaevine girmeli ve hala orada olmalıydı zaten. Ancak Avcı yaptığı işkencelerden, işlediği cinayetlerden orada olmayı hak ediyordu. Yıllarca bu "hizmetleri" taktir edilen bu şahıs, yazdığı kitabında yıllarca gül gibi geçindiği cemaate sataştığı anda soluğu içeride alıverdi. Bu durum bize memleketin demokrasi seviyesini anlatmaya yetiyor. Solcuları, demokratları öldürdüğün sürece sorun yok, ne zaman cemaate bulaşırsın, o zaman yandın. İşte size sınırları genişleyen, herkese yeten o güzel demokrasi. Tepe tepe kullanın...
20 Temmuz 2010 Salı
Özel Ordu: Katiller sürüsü yeniden
Muhalefetle yaptığı görüşmelerin ardından RTE'nin Kürt meselesindeki çözüm önerisi ortaya çıktı: Özel Ordu. Kürt halkının hiçbir demokratik talebine kulak vermeyen, "analar ağlamasın" popülizminden öte topluma hiçbir şey söyleyemeyen AKP, çözümü yine kanla getirmeye niyetleniyor. Özel ordu dedikleri şeyin ne menem bir illet olduğunu bu memleketin Kürtleri, solcuları, ezilenleri gayet iyi biliyor aslında. 90'lar boyunca uygulanan Ohal'de kulak kesen, sorgusuz sualsiz işkencehanelerde insanları parçalarına ayıran, binlerce faili meçhule ve işkence olayına imza atmış olan Jitem'in, özel harekatın modern hali bugün çözümün anahtarı olarak karşımıza getiriliyor.
Akan kanı durdurmakla görevli olan siyasi iktidar, daha fazla kan akıtarak her şeyi çözebileceğini düşünüyor. Ancak, bu memlekette 30 yıldır uygulanan inkar-şiddet-kan siyasetinin hiçbir çözüm getirmediği çok açık. Bugün siyasi iktidarını kuvvetlendirmek için Kürt sorununda daha faşizan ve daha vahşi bir söylem tutturan AKP, bu ülkeyi yeni bir şiddet dalgasının ortasına atıyor. Bizler daha fazla silahla, daha çok kanla, daha fazla tabutla barışın gelmeyeceğini biliyoruz. Bu kanın sona ermesini ve silahların susmasını istiyoruz. Artık bu memleketin çocukları birbirini öldürmesin diyoruz ve bunu sağlamakla görevli olanların da görevlerini yapmaları gerektiğini belirtiyoruz.
Katillerinizi bu ülke haklarının üzerinden çekin artık...
8 Temmuz 2010 Perşembe
Orta oyunu sürüyor: Anayasanız batsın...
Onlar; anayasada işçiler lehine hiçbir düzeltme yapılmamasıyla, memura grevli toplu sözleşme hakkı tanınmamasıyla, Kürt sorununu ve savaş ortamını ortadan kaldıracak düzenlemeler yapılmamasıyla, örgütlenme özgürlüğünün sağlanmamasıyla, siyasi partiler kanununda değişiklik ya da seçim barajının düşürülmesi konusunda hiçbir şey yapılmamasıyla ilgilenmiyorlar. İlgilendikleri tek şey, yoksulların teriyle-kanıyla ayakta kalan devletin laik olup olmaması.
AKP ise revize ettiği 12 Eylül anayasasıyla sınıfsal karakterini zaten ortaya koymuş durumda. Daha önce yazdığımız gibi, "İşçi ve memurlar için grevli toplu sözleşme; yok...Örgütlenme özgürlüğünü sağlayacak düzenlemeler; yok...Siyasi partiler kanununda bir değişiklik, barajın kaldırılmasına dair bir düzenleme; yok...
12 Eylül anayasasının özü yine korunuyor, işçi sınıfı için değişen bir şey yok, Kürt sorununda akan kanı durduracak bir irade yok. Yapılmak istenen şey; demokratlık maskesi altında darbe anayasasını restore etmek ve daha güçlü bir hale getirmektir."
Biz bu durumda, "Bu da ileri bir adım, bu değişikliğe evet demeliyiz" diyenlerin safında değiliz. Cunta anayasasının özü kuvvetlendirilirken, halk anayasa değişiyor-demokratlaşıyor masalıyla kandırılıyorken kimse bizden evet dememizi beklemesin. Umudumuz, ulusalcılar gibi Anayasa Mahkemesi'nde falan olmadığı için hayal kırıklığı da yaşamıyoruz. Bu tahtıravallinin bir ucundaki kemalistlerle diğer ucundaki AKP'lilerin Kürt sorununun kanla çözülmesinde, işçi düşmanlığında, savaşta, sömürüde nasıl da kardeş olduklarını gördükçe durduğumuz yerin doğruluğundan da emin oluyoruz. Safımız emekçilerin safıdır, isteyen ulusalcıların, isteyen islamcıların peşine takılsın, biz yola koyulduk geliyoruz...







