akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2011 Pazar

Kırık Kalpli Liberaller


Son iki gündür basında bir haber var. Tevatüre göre, AKP önümüzdeki seçimler için Elazığ'dan Mehmet Ağar'ı aday gösterecek. Ağar'a teklifin yapıldığı, kendisinin de bu duruma sıcak baktığı gelen haberler arasında. Kurdeleyi keserler mi, güzel güzel anlaşırlar mı bilemeyiz ama bu haber karşısında AKP'ye uzun süreden beri destek veren, destek vermek bir yana parti militanı gibi can siperane savunmaya geçen liberallerin ve yetmez ama evetçi solcuların ne diyeceğini çok merak ediyorum.

Liberallerle, liberal solcular AKP'ye desteklerini her fırsatta iki gerekçeye dayandırıyorlardı. Bunlardan birincisi, AKP Kürt sorununu çözmeye niyetlenmiş bir partiydi, ikincisi ise Ergenekon davasıyla devlet içindeki çetelerle savaşıyordu. Bu iki cengaverce mücadelesi AKP'yi özgürlükçü ve destek verilmesi gereken bir parti yapıyordu haliyle. Bu destek meselesini abartan bazı Marksistler gazete köşelerinde Tüsiad verileriyle ekonominin iyiye gittiğini, işsizliğin azaldığını, krizin teğer geçtiğini bile söylediler utanmadan.

AKP'nin bir burjuva partisi olarak emek ve işçi düşmanı olduğunu kanıtlamak için örnekler vermeye gerek yok. Durumun böyle olmadığını düşünenler varsa sendikalılandıkları için işten atılan emekçilere, Tekel direnişine, Sinter mücadelesine baksınlar yeter. Çok demokrat AKP'nin öğrenci düşmanı olduğu gerçeği de hafızalarımızda. Dolmabahçe'de polis tekmesiyle bebeğini düşüren kadınlar, Odtü kapısında tonlarca suyla yıkanan öğrenciler, parasız eğitim pankartı açtığı için aylardır hapiste olan ve hakkında 15 sene istenen gençler görülmeyecek cinsten değil. İktidar partisinin çevre düşmanı olduğu, yapılması için kendisini parçaladığı HES'lerden, Aliinoi gibi tarih ve kültür hazinelerini gözünü kırpmadan yok etmesinden malumumuz. Demokrasi kahramanı AKP'nin eşcinsellere bakışı zaten Aliye Kavaf'ın sözleriyle sabit "Bu hastalıktan kurtulmalıyız" Memurları ne kadar sevdikleri verdikleri %0.5 zamdan, esnafı ne kadar sevdikleri ekonomik krizle kapanan binlerce dükkandan zaten belli..Ee ne kaldı liberallerimiz ve müthiş solcularımızın elinde: Kürt sorununu çözecek olan parti, Ergenekonla mücadele eden parti.

Kürt sorununu çözecek olan partinin sicili mükemmel. DTP'nin kapatılması, seçilmiş Kürt siyasetçilerin KCK davasıyla hapiste süründürülmesi, taş atan Kürt bebelerinin onlarca yılla yargılanması, seçim barajının inatla düşürülmemesi, Kürt dilinin bilinmeyen bir dil olarak adlandırılması, en son Mutki'de bulunan toplu mezarlar hakkında hükümetten kimsenin ağzını açmaması ve daha niceleri. İşte size Kürt sorununu çözecek olan demokrat AKP'nin Kürt meselesiyle imtihanı.

Ergenekon davasıyla çetelerle savaşan AKP'nin buradaki sicili de harika. Memleketin kan gölüne döndüğü yılları Ergenekon'un üzerine yıkan parti, nedense o yılların asker olmayan devlet görevlilerinin hiçbirisini yargılamıyor. Tansu Çiller'e gel bakalım sen buraya demiyor, Mehmet Ağar'a anlat demiyor, Süleyman Demirel'e konuş demiyor. O yıllarda yaşanan tüm vahşetlerde emir verici konumunda olan insanların hiçbiri yargılanmıyor ama hükümet çetelerle mücadele ediyor. Peki nasıl yapıyor bunu? Heralde Mehmet Ağar'ı parti genel merkezinde ağırlayarak, milletvekili seçtirerek, parti rozetini yakasına takarak yapmayı planlıyor.

Bu bahsedilen Mehmet Ağar transferi gerçekleşmese de, Cemil Çiçek, Abdulkadir Aksu gibi adamlar AKP'nin yöneticileriyken, Mehmet Ağar'ın da aynı partiden milletvekili olması bizi şaşırtmaz. Çünkü biz biliyoruz ki, bu adamların hepsinin tarihi de, tıyneti de aynı. Devlet adına kurşun atan bu şerefli insanların AKP çatısı altında toplanması ancak liberalleri şaşırtır. Artık AKP'nin kendileriyle işi kalmadığını anladıkça kendilerini aldatılan sevgililer gibi hissetmeleri normal ve müstahak. Hegemonya mücadelesini kazanan AKP, artık liberallerin toplum mühendisliğine ihtiyaç duymuyor. Yıllarıdır hükümet desteğiyle sözleri ciddiye alınan, cürümlerinin onlarca katı fazlasıyla ekranlarda görünen, her fırsatta bize ve tarihimize küfür eden bu adamlar artık yerlerine oturmalı ve gerçekten mücadele eden insanlara gölge etmemeliler çünkü hükümetleri onların sözleşmelerini feshetti...

5 Ocak 2011 Çarşamba

Yavşak Basın, Bunu da Yazın


Odtü'de bugün yine polis terörü yaşandı. Öğle saatlerinde A1 kapısında toplanan her siyasetten öğrenci AKP Genel Merkezi önüne yürümek ve taleplerini dile getirmek istiyordu. Eylemin adı Başkaldırıyoruz'du. Yök'e, Akp'ye, Polise başkaldırmak ve biz de buradayız demek için yürüyeceklerdi. Ellerinde pankartları, flamaları, dövizleri ile çıkış kapısına geldiklerinde yaklaşık 500 kişiydiler. Karşılarında ise panzerleriyle, gaz bombalarıyla, tazyikli sularıyla, coplarıyla tam 2200 polis. Öğrencilerin okuldan çıkmasına izin verilmedi. Polis her zaman yaptığı şeyi yaptı, gözü dönmüş biçimde öğrencilere saldırdı, su sıktı, gaz attı ve gençlerin en demokratik hakkını kullanmasını engelledi. Karşılığında da taşlarla karşılaştı. Saldırıya uğrayan, demokratik hakları ellerinden alınan, ıslatılan, gaz yiyen, cop yiyen, konuşmasına izin verilmeyen öğrenciler organize ve devlet eliyle gerçekleşen şiddete taşlarla karşılık verdi.

Buraya kadar her şey normal gibi. Bu ülkede öğrenciye, işçiye, hak arayana dayak atmak, susturmak, kafasını gözünü kırmak zaten bir gelenek. Bu olanların basında yansıma ise kan donduracak cinsten. Bugün bazı haber sitelerinin, haber ajanslarının polis şiddetini, devlet terörünü nasıl haberleştirdiğine bir bakalım;
Polisin üniversitelere müdahalesini protesto etmek için Ak Parti Genel Merkezi'ne yürümek isteyen öğrenciler, polise taş ve sopalarla saldırdı.
Polis barikatını aşmak isteyen öğrencilerin taş ve sopalarla saldırması üzerine polis ekipleri tazyikli suyla müdahalede bulundu. 
...Kampüse kaçan öğrenciler, tekrar toplanarak yürüyüşe geçti. Öğrenciler, burada da polise taş ve sopalı saldırılarını sürdürdü. 


Bunlar sadece birkaç örnek. Kısa bir internet gezintisiyle çok daha fazlasını bulabilirsiniz, dikkat edin saldıran hep öğrenciler olacaktır. Ya da yarın gazetelere bir göz atın. Polis tekmesiyle çocuğunu kaybeden kadının orada ne işi olduğunu sorgulama cüretinde bulunan, öğrencilerin toplantı basmaya geldiğini savunan, gençlerin hastalıklı olduklarını yumurtlayan beyinsiz, yalaka köşe yazarları neler yazacak bir görün. Medya, 4. güç olma özelliği bir yana, hükümeti yalama mekanizmasına dönüşmüş durumda. Kafası kırılan, coplanan, çocuğunu kaybeden, gaz bombaları altında bırakılan, Ankara ayazında tonlarca suyla ıslatılan, yürüme hakkı elinden alınan, söz söyleme özgürlüğü sabote edilen, kesintisiz saldırılarla susturulmaya çalışılan gençler yine suçlu. Onlar şiddet yanlısı, vandal. Hükümetimiz mi? İleri demokrasi kahramanı elbette, insan hakları savunucusu, demokrasinin yılmaz neferi.....

15 Aralık 2010 Çarşamba

Cop Demokrasisi


Hiç söylemedik, söylemeye de gerek duymadık. Ama şimdi söylüyoruz. AKP demokrat değil ve hiç bir zaman da olmadı. Buna inananlar, özellikle de işçi sınıfı hareketi içerisinde olanlar var mıydı bilmiyoruz ama son yaşananlar tartışmaya gerek kalmadan gösterdi AKP’nin demokrasi anlayışını. Cop demokrasisi ya da coplu demokrasi.

Mağdur değiliz. Mağduru oynamıyoruz. Bazı AKP yandaşı gazetecilerinin dediği gibi ne işiniz var oralarda sorularına ya da Nazlı Ilıcak gibi eyleme gidiyorsan bunları göze alacaksın türü açıklamalarına yanıt vermek durumunda değiliz. Bu duruma da şaşırmadık. Polisten hiçbir zaman başka bir şey beklemedik. Yıllardır yaptığımız eylemlere polis saldırır, gözaltına alır, savcılığa çıkar ya tutuklanır ya da serbest bırakılırız. Ama eylemleri yaparken sığındığımız bir ilkemiz var. Meşruluk. Meşruyuz çünkü bu ülkenin emekçilerinin, öğrencilerinin, ezilenlerin taleplerini haykırmak için alanlardayız. Gaz bombalı, coplu ya da tazikli sulu ya da onlarsız.

Başbakan, çalışma ofisi olarak kullandığı sarayda üniversite rektörleriyle buluştu, üniversite rektörlerine isteklerini sıraladı. Azıcık da olsa onları dinledi. Fakat üniversitenin asıl bileşenleri olan gençlerin söyleyeceklerini doğal olarak dinlemedi. Çünkü ideolojik grupları dinleme gibi bir derdi olmadığını açıklamıştı. Herkes bu ülkede ideolojisiz. Sadece eylem yapanlar ideolojik. Ama başka ideolojinin bekçisi olanlar saldırdı, dövdü, kırdı. Bu kez o kadar ileri gittiler ki burjuva medya günah çıkarma durumunda kaldı. Yandaş medya ise eylemci gençleri kadrolu eylemci ilan etti, polis bültenlerinin bir kelimesine itiraz etmeden. Polisten aldıkları resimleri kullanıp gençleri hedef göstermekten geri durmadı. Üniversite gençliğinin talepleri dışarıda bırakılarak olay orantılı gücün orantısızlığı boyutuna indirgendi.

Ardından anayasa uzmanı olarak geçinen Burhan Kuzu yumurtalardan nasibini aldı. O kadar sinirlendi ki rektörün ve dekanın istifasını istedi. Biliyoruz ki pek yakında utanmadan kendilerine karşı olanların da iktidarı olarak tüm Türkiye yurttaşlarını kucaklayacaklarını söyleyecekler. Ama karşıtsan yinede istifa et. Kamunun her alanında olduğu gibi!

Köprüyü Geçene Kadar

İktidarları döneminde YÖK’ün uygulamalarından rahatsız olduklarını, YÖK’ü kaldıracaklarını beyan ettiler durdular. Hatta Yeni Şafak ve bilumum gazeteleri rektörlük seçimlerinde daha önceki cumhurbaşkanının atamalarını eleştirip dururdu. Gül cumhurbaşkanı oldu, kaçıncı sırada seçilen rektörleri atadığı hepimizin malumu, küçük bir internet araştırması yeter. YÖK mü dediniz? İktidar kendilerinde, kendi başkanlarını atadılar, sorunsuz olarak üniversiteleri yönetiyorlar. Gerek kaldı mı onlar için YÖK’ü kaldırmaya. Adı değişir, şekli değişir ama zihniyet durur. YÖK’ü protesto eden gençler üniversitelere alınmaz, soruşturulurken YÖK türban için düzenlemeler yapılsın diye üniversite rektörlerine yazı yazar, bireysel özgürlüklerden bahseder.

Üniversiteler o kadar demokratiktir ki jandarmadan arındırılmıştır. Özel güvenlik birimlerinin insafına terk edilmiş, sivil polisler genel kültürlerine yenilerine eklemekte, robokoplar ise kapıda kafa patlatacak öğrenci avındadır. Üniversiteden şikayetçiyiz, bilimselliğini, ya da paralı eğitim uygulamalarından geçtik net iki talep ileri sürüyoruz. YÖK kaldırılsın, polis ve özel güvenlik birimleri üniversiteden çekilsin.

Düzen burjuva düzeni. Düzenden şikâyet etmene gerek yok, aykırı bir ses çıkar yeter. Aşağılanma, tehdit, hakaret. Yetmedi mi, gözaltı ve tutuklanmalar, olmadı Ergenekon. Çıkar istersen sesini. Hemen hizmetlileri sevdikleri kudretli iktidarlarını aklama peşinde. Mehmet Metiner diye bir gazeteci var. Polisin şiddetini ilk başta onaylamamış.fakat polis üzerinden iktidarın yıpratılmasına çok içerlenmiş, çünkü Türkiye Cumhuriyeti hiç olmadığa kadar demokratikmiş. Sonra polisler kendilerine görüntü göndermişler, gençler polise saldırıyor. Ağzından salyalar saçarak nasıl laflar ediyor televizyon ekranlarında, inanılmaz. Gazeteci dediğin tırnak içinde tarafsız olur. Yok böyle bir şey. Polislere saldırılmış, canı yanan polis saldırmış. Aslında sevinilecek bir açıklama. 30 kadar genç ellerinde yeşil Genç-Sen bayrağı ve plastik boru. Nasıl dar ediyor meydanı polislere. Tıpkı daha önceki eylemlerde söylediğimiz gibi kaskları da başlarına dar gele. En deneyimli polis ne hale geliyor ve Metiner bu duruma ağlıyor. Bu gazeteci paçavralarına daha fazlaları eklendi. Burada bahsetmiyoruz. Seviyoruz onları. Ne olmamak gerektiğini gösteriyorlar. Ama herhalde zamanında şeker yerine cop yalamışlar.

Yök, Polis, Medya; Bu Abluka Dağıtılacak

Geleceğimiz ipotek altındadır. Üniversiteli gençliğe ve bir bütün olarak gençliğe karşı dayatılan saldırı politikaları Bologna süreci olarak bilinen eğitimin özelleştirilmesinin bir sonucudur. Gençliğin ayrı bir kategorik örgütlenme olarak bu sorunlarla baş edebilmesi oldukça zordur ve bunun için mücadelenin sınıfsal karakteri ön plana çıkarılarak işçi sınıfı hareketinin talepleri ile birleştirilmelidir. Sınıf atlama, refah içinde bir hayat kurma, ailesi emekçi olan gençler için artık bir hayaldir. Gençliğin yaşadığı sorunlar toplumdan ayrı yaşanan sorunlar değildir. Geleceksizleştirme, güvencesiz çalışma, işsizlik ve kamu hizmetinin her alanının özelleştirilmesi sorunu, beslenme barınma ve ulaşım. Tüm bunlar yaşadığımız ortak sorunlarımızdır. Karşı karşıya olduğumuz sorunlar etrafında bir araya gelmek, eylem yapmak söz ve eylem örgütlemek en doğal hakkımız ve bu hakkı kullanmak için AKP demokrasisinden icazet beklemeyeceğiz.

Emekçilerin özgür üniversitesi için mücadelede kararlı olacağız. Mağdur değiliz, taleplerimizi savunuyoruz ve haklıyız. Emekçi çocuklarına karşılıksız burs, harçların kaldırılması mücadelemizin temel şiarlarıdır. Kaynağı da gösterelim; tüm eğitim masrafları kapitalistlerden alınan ek vergilerle karşılansın. "Eğitimde fırsat eşitliği" safsatasına karşı emekçilere eğitimde önceliği savunan taraftır tarafımız. Tarafımız sermayenin ücretli kölelik düzeninin, kirli savaşın, kokuşmuş burjuva yaşam tarzının, soyguncuların, talancıların, burjuva eğitimin ve burjuva üniversitelerinin karşısındadır. Ne YÖK ne de herhangi bir kurum. Üniversiteleri, üniversitenin bileşenleri yönetsin.

Bandista’nın çağrısı:

Tüm bunlar yaşanırken AKP demokrasisinin peşine takılanlara en güzel yanıtı Bandista verdi. 11 Aralık 2010 Cumartesi günü gerçekleştirilen An Gelir – Ahmet Kaya – Onsuz On Yıl etkinliğine katılmayarak. ‘Üniversiteler bizimdir, bizimle özgürleşecek’ diyerek haykıran kardeşlerimizi dayaktan geçirenler ve kolluk kuvvetlerinin bu tavrını “eli sopalı gençle görüşmeyiz” beyanıyla destekleyenlerle aynı yerde bulunmayacağız. Şarkılarımız onların kanlı ellerini yıkamak için değildir açıklamasında bulunarak.

Bandista’nın tavrı hepimizin tercümanı olmuştur. Ne şarkılarımızı ne şiirlerimizi AKP’ye ve diğerlerine bırakmayacağız. AKP zihniyeti yeni ortaya çıkmamıştır. Bu adamlar o zaman da vardılar, bakandılar, valilerdi, bürokrattı, belediye başkanıydı ve çıkıp bir laf etmediler. Şimdi ise değişen Türkiye ve demokrasi nutukları atıyorlar. Engin Çeber ölmemiş gibi, 19 Aralık katliamının sorumluları yargılanmış, Kenan Evren’in adı okullardan silinmiş ve Erdal Eren’in adı yaşatılıyormuş gibi.

7 Aralık 2010 Salı

Cop Yalayıcıları...


Fotoğrafını gördüğünüz bu üç gazeteci müsveddesi, aslında insan müsveddesi, aynı gün yazdıkları yazılarla tıynetlerini bir kez daha ortaya koydular. Gündem, en demokratik hakkını kullanan öğrencilere polisin sille tokat saldırması, hastanelik edene kadar dövmesi, yerlerde sürüklemesi ve doğmamış bir bebeği annesinin karnında öldürmesi. Tüm bunları alt alta koyduğunuzda bile en hafif tabiriyle bir vahşet var ortada. Vandallık bu kadar aleni yapılınca burjuva basın da görmezden gelemedi olanları ve sahibini kızdırmak istemeyen bir edayla usul usul yazdı rezilliği.
Elbette birileri rahatsız olacaktı şanlı türk polisine böylesi insafsızca saldırılmasından. Ne de olsa polis görevini yapmıştı, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde toplumun güvenliğini tehlikeye atan teröristleri etkisiz hale getirmişti. Saldırıya uğrayan şanlı polisimizken, bölücüler yaptıkları haberlerle kolluk kuvvetlerimizi terörist ilan edecekti neredeyse. Birilerinin buna dur demesi gerekliydi ve bu üç cengaver, üç cop yalayıcısı, üç emir kulu, üç gazeteci ve insan müsveddesi görevi seve seve üstüne aldı.
Devrimci Radikal'in genel yayın yönetmeni teşkilattan küçük Eyüp hemen döşendi yazıyı. Polisimiz biraz abartmış olabilirdi ama asıl suçlu elbette öğrencilerdi. Yol kapatıp, arabalara saldırıp, camları indiren onlardı. Doğal olarak demokrasiyi suistimal etmiş ve polisin görevini yapmasına neden olmuşlardı. Eden bulurdu işte. Üstelik demokrasi baharı yaşadığımız şu günlerde, karakollarda insanlar çiçeklerle karşılanırken, işkencenin i'si bile kalmamışken artık bu olacak iş miydi? Fettullah Gülen kadrosundan dükkanın başına geçen sevgili Eyüp, şu işkencenin bittiği masalını bir de Engin Çeber'in ailesine anlatsana sen...
Devrimci Radikal'de ikinci yazıyı da Akif Beki attırıverdi. Öğrenciler oraya demokratik haklarını kullanmaya değil, Dolmabahçe'yi basmaya gelmişlerdi. Polisimiz gerekeni yapmasaydı toplantıyı basıp, ölüme bile neden olabilirlerdi. Ayrıca eylemleri zaten vandallık içeriyordu. Polisi tahrik etmek ve dayak yemek için gelmişlerdi oraya çünkü medyada yer bulmalarının tek yolu buydu. Kendi manyak mazoşist düşüncelerini öğrencilere yapıştırmaktan imtina etmeyen Beki'cik, hala Başbakanlığın fedaisi olduğunu düşünüyordu besbelli. Danışmanlık yaptığı o güzel günleri hasretle anıyor, daha fazla dayak diye çığlık atıyordu köşesinde.
Son yazı ise, kaleminden damlayan kanla ruh hastalığı kategorisinde birinciliği kimseye bırakmayacağını cümle aleme gösteren Mümtazer Türköne'den geldi. Mümtazer eylemci öğrencilere patolojik vaka, ruh hastası, marjinal dayak tutkunları olarak hitap ediyordu. Bu hastalıklı öğrenciler eylemlerden önce oturup konuşuyor ve en iyi dayak yeme tekniğini belirleyip polisin kendilerine saldırmasını sağlıyorlardı. Tek yol bu hastaları bir uzmana teslim etmek ve topluma zarar vermelerini engellemek için deli gömleğine sarmaktı. Nerden biliyordu peki Mümtazer bu yazdıklarını? Kendi kuşağında çok görmüştü de ordan. Elinde silah devrimci avlarken tanımıştı bunları, sokak aralarında insanları kurşunlayan politik hareketi sayesinde öğrenmişti hepsini, eline bulaşan kanları şimdi öğrencilerin üstüne sürerek aklanacağını düşünüyordu bu geçmişinden utanması gereken ruh hastası.

İşte bu adamlar 2010 yılının Türkiye demokrasisi göstergeleri. Hepsi iktidarla oldukça yakın ilişkiler kurmuş, bu ilişkileriyle toplumda düşünce adamı etiketine nail olmuş, memlekete demokrasi getiren AKP'nin kanaat önderleri. Bu adamlar için doğmamış bir bebeğin polis tekmeleriyle anne karnında öldürülmesinin bir sakıncası yok. İşkence edilmesinin, yerlerde sürüklenmenin, hapislere atılmanın, vurulmanın bir önemi yok. Bu adamlar işte memleketi burjuva demokrasisine geçiren taşları döşüyor. Uyanın artık, uyanın ve bakın etrafınıza. Okuldan atılan öğrencileri, sokaklara atılan işçileri, işkencede ölen Enginleri, anne karnında öldürülen yavruları görün ve bana memlekete demokrasi geldiğini anlatın bir kez daha yüzünüz kızarmadan.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Buyrun Size Demokrasi

Bazı aklı evvellerin "demokrat" olarak niteledikleri AKP'nin son icraatını gururla sunuyor yandaki polisler. Başbakan, çalışma ofisi olarak kullandığı sarayda üniversite rektörleriyle buluştu bugün. Rektörlerle tarım politikalarını konuşmayacağına göre, konuşacağı şeyin üniversiteler olduğunu tahmin etmek zor değildi. Konu bu olunca, üniversitelerin gerçek sahipleri öğrenciler de oraya gittiler elbette. Oraya dediysem, sarayın önüne değil elbette yakınına, daha fazla yaklaşmak yasaktı tabii.
Geçen sene ve bu sene üniversitelerde yaşanan şiddetin, baskının, polis terörünün, uzaklaştırmaların, okuldan atmaların, cezaevine göndermelerin ardı arkası kesilmiyor. Her okulda öğrencilere saldıran özel güvenlikçiler, polisler ve faşistler zaman zaman boyalı burjuva basınında bile gündem oluyor hatta! Son olarak başbakanı protesto eden öğrencilere 15 ay hapis cezası verildikten sonra, bu görüşmeyi fırsat bilen öğrenciler de bugünkü toplantıda seslerini duyurmak istedi. Pankartları, dövizleri ve sloganlarıyla, burjuva demokrasisinin bile izin verdiği eylemlerine başladılar. Sonrası ise rezillik. Gözü dönmüş polisler, tekme ve tokatla saldırdı öğrencilere. Öyle bir dövdüler ki bir arkadaşımızı ağır yaraladılar. En demokratik hakkını kullanan bu insanlar, pek demokratik AKP ve başbakan sayesinde bir kez daha örgütlü teröre maruz kaldılar.
Daha önce de yazmıştık. Üniversitelerde devlet terörü artıyor. Ağzını açan, sesini çıkaran dövülüyor, ceza alıyor, vuruluyor. Bunların hepsi de, memlekete demokrasi getiren AKP'nin politikalarıyla uygulanıyor. Tüm bunlar yaşanırken AKP'nin kalemşörleri kendi "Taraf"larında başbakanı yalamaya devam ediyor, bazı "solcu" arkadaşlar da bu adamlarla kol kola demokrasi yürüyüşleri düzenliyor. Bugün yaşananlar bir istisna değil, bir rutin. Ama biz biliyoruz, tüm bu saldırılara, teröre rağmen susturamayacaklar, sesimizi kesemeyecekler. Onların demokrasi yalanlarına inanmıyoruz. Gerçek yüzlerini her gün görüyoruz ve bu gördüklerimizle midemiz bulansa da, öfkemiz her gün büyüyor.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Gündeme Dair Kısa Kısa



Emperyalistler Anlaşamıyor
Önce Güney Kore’nin başkenti Seul’de, ardından Portekiz’in başkenti Lizbon’da iki önemli zirve gerçekleştirildi. 12 Kasım’da gelişmiş 20(G-20) olarak bilinen ülkelerin devlet başkanları ekonomik krizden kurtuluş yolu olarak gördükleri kura müdahale kapsamında bir araya geldiler. Fakat zirve sonucunda bir uzlaşma yaşanmadı. Özellikle ihracat ve düşük kur üzerindeki tartışmalar ABD, Çin ve Almanya arasında yaşandı. Türkiye’den başbakanın katıldığı zirvede tek kabul edilen IMF’nin daha güçlü bir hale gelmesi için sermayesinin 374 milyar dolardan 750 milyar dolara yükseltilmesi oldu. Bu zirvelerin toplanma amacı, dünya pazarının küresel sermayeye açılması için önündeki engellerin kaldırılması ve emek karşıtı politikalar konusunda uzlaşarak uygulamaya koymaktır. Emekçilerin bu zirvelerden kendilerine yarar bir sonuç beklentisi içine girmelerine ya da ulusal gurur adına “bakın biz de burada temsil edildik” gibi boş böbürlenmelerine gerek yoktur. Dünya işçi sınıfının daha fazla sömürüsü için var olan bu kurumlardan ve diğer tüm uluslararası finans birliği paktlarından çıkılması emekçilerin yükseltmesi gereken talep olmalıdır.
Nato’dan Çıkılsın
G 20 zirvesinin hemen ardından yapılan NATO zirvesine damgasını vuran ise  füze kalkanı projesi oldu. İki kutuplu dünya sisteminde kendisine düşman olarak eski SSCB ve uydusundaki ülkeleri gören NATO, şimdi kendine yeni düşmanlar yaratıyor. Düşman olarak geçen ülkelerin adının yer almaması Türkiye’nin müdahalesinin sonucu olarak görülüp AKP ve yandaşları tarafından önemli bir zafer olarak sunulsa da, Fransa devlet başkanı düşmanın kim olduğunu “bizde kediye kedi derler” diyerek Ortadoğu’yu işaret etti. Sonuçta ülke adı geçmese de herkesin kabulü tehdidin Asya kıtasından gelecek olmasıdır. Türk medyasında ve burjuva siyasetinde gündem NATO’nun bölge halkına getireceği yıkım ve savaşlar değil, füze kalkanı projesinde komutanın kimde olacağıydı. Tabii ki komutanın kimde olduğu bellidir, İncirlik’ten kalkarak Irak ve Afganistan halkının üzerine yağdırılan bombaları kim komuta ediyorsa, komuta sahibi de o olacaktır. Zirveye tam kadro katılan Türkiye sonuçta NATO’nun ileri karakol olma işlevini sürdürmüştür ve bunu bir kez daha tasdik ettirmiştir. Dünya halklarına ölüm getirmekten başka bir anlamı olmayan NATO’ dan bir an önce çıkılmalıdır. Emperyalist yatırımları korumakla sorumlu NATO sadece burjuvazinin çıkarlarını korumakla mesuldür. NATO ve BM kapsamında çeşitli görevler yapan birlikler derhal ülke içine çekilmelidir. Halklar arasında savaş ve çatışma çıkarmaktan başka bir amacı olmayan NATO’nun üsleri kapatılmalıdır. NATO ya da herhangi bir uluslararası gücün dünyanın herhangi ülkesine yönelik askeri ve sivil müdahalesinin karşısındayız.
Avrupa İşçi Sınıfı Ayaklanıyor
Emperyalist ülke burjuvazileri için yeni tehdit daha güçlü bir şekilde belirmeye başladı. Dünyanın geri kalan ülke halklarını gözünden çıkarmış olan emperyalistler, içinden geçmiş oldukları bu kapitalizmin en derin krizinden çıkmış değil. Üstelik krizden çıkmak için birbirleriyle rekabet edip arkasından dolanırken, rekabet gücünü korumak ve krizden çıkmak için kendi işçi sınıflarına karşıda bir saldırı yürütüyor. Sağlık ve eğitim alanın tamamen özelleştirilmesi sürecini, ücretlerdeki düşüş ve artan sayılardaki işsiz işçiler takip ediyor. Üstelik çalışma koşulları ve sosyal güvenlik sistemi daha da ağırlaştırılıyor. Ama bu kez başta Avrupa işçi sınıfı olmak üzere büyük itirazlar geliştiriliyor. Fransa’da emeklilik yaşının 60 tan 62’ye çekilmesine yönelik başlayan direnci ülkenin dört bir tarafına yayılan grevler takip etti. Benzer süreçler İspanya, Portekiz, İtalya’da da yaşanmakta. Üniversite eğitiminin paralı hale getirilmesi olarak algılanan ve öğrencileri bankaların kredilerine tuksak eden harçların üç kat artırılmasına karşı İngiliz gençliği seferber olmuş durumda. Bu seferberliğe geleceklerinin ipoteklenmiş olduğunun farkında olan lise öğrencileri de katılıyor. İngiltere’deki öğrencileri takip eden İtalyan gençliği üniversitelerde bütçe kısıtlaması ve özelleştirmeye imkan tanıyan reform tasarısına karşı "Aslanlar gladyatörlere karşı" yazılı pankartlar açarak Colessium ve Pisa Kulesi'ni işgal etti.
Tüm bu önlemler AB’nin ve Euro’nun da geleceğini etkileyen krizden çıkmak için uygulanan tasarruf planlarının sonucudur. Yunanistan Kasım ayı ortasında tasarruf planını açıkladı. Sağlığa ve güvenliğe ayrılan bütçe kesilecek, emekli ücretleri düşürülecek. IMF’den aldığı 110 milyar Euro’luk yardımın karşılığında diyet olarak 4 adet Airbus uçağı olmak üzere adalarda yer alan kumarhane işleten şirketlerin hisselerini satıyor. Yine bu plan kapsamında yedi askeri hastaneyi kapatırken, Atina havalimanını, Savunma şirketi Hellenic Defence Systems’i demiryolu operatörü Trainoise, madencilik şirketi Larko ve Gaz şirketi DEPA’yı özelleştirecek. İflasın eşiğinde olan İrlanda da benzer bir paket açıkladı: sosyal devlet, kamu çalışanları, asgari ücret ve emeklilik gibi alanlarda kesintiler, vergi artışı Bu planları sadece Yunanistan ve İrlanda uygulamakla kalmayacak; krizden çıkmak için tüm AB ve etkilenen ülkeler uygulayacak. İrlandalı emekçiler bu kemer sıkma planlarına karşı sokaklarda, Yunanistan emekçileri bu planlara karşı yeni bir grev dalgası örgütlenmeye hazırlanıyor. Kasım ayı içinde Avrupa çapında genel grevlere tanık olduk. Fakat Avrupa işçi sendikaları birliği(ETUC) bürokrasisi bu grevi Avrupa birliği genelinde uygulamaktan kaçınıyor.
Tüm bu yaşanan gelişmeler kapitalistlerin mantığını ülke adı fark etmeksizin gösteriyor. Emekçilere saldırmak. Kriz kapitalizmin krizidir ve sorumlusu emekçiler değildir. Fakat her ekonomik kriz durumunda rahatlıkla başarılan krizin ve işsizliğin nedenlerini göçmen işçilere atmak oluyor ve bu da milliyetçiliğin Avrupa işçi sınıfı ve gençliği arasında yükselişi sonucunu üretiyor. Ekonomik kriz ve işsizlik gösterilerek Avrupa’da yaratılan yabancı düşmanlığının krizi çözmeyeceği; krizi çözecek olan tutumun emekçilerin tüm kıta çapında sergileyeceği ortak duruştur. Avrupa çapında bir genel grev.
Sendika Bürokrasisi İşçilere Saldırıyor
Avrupa’da bu gelişmeler yaşanırken Türkiye’de sendika bürokrasisi uğursuz rolünü oynamaya devam ediyor. Tekel direnişini sonlandıran, işçileri evlerine geri döndüren Tek- Gıda İş bürokrasisi ve başkanı Mustafa Türkel, İstanbul’da Tekel işçilerinin mücadelesinin 1. Yıldönümü öncesinde Levent’te direniş çadırı kuran işçilere saldırdı. Tekel işçilerinin sürdürdükleri mücadele her Pazar akşamı Galatasaray meydanından Taksime yapılan yürüyüşle sürüyor. Tekel işçilerinin güvencesizliğe ve 4-C’ye karşı sürdürdükleri bu mücadelenin yanında olmayı sürdüreceğiz. Referandumun kabul edilmesi ardından sendikal özgürlüklerin daha kolay yaşam bulacağını düşünenler yanılmaya devam ediyor.  Sendikalı oldukları için işçiler işten atılmaya devam ediyor. Mersin’de kurulu bulunan Akdeniz Çivi Fabrikası işçileri Birleşik-Metal İş’e üye oldukları için işten çıkarıldı. Çıkarılan işçiler ve destek veren sınıf kardeşlerinin CHP işgali işçilerin gözaltına alınmalarıyla sonuçlandı ve işçiler işlerine geri dönemedi. Patron CHP üyesiydi ve CHP genel başkanı partisinin her konuşmasında taşeronlaştırmaya karşı çıkıp işçilerin örgütlenmesinden yana olduğunu söylüyordu. Bünyesinde yüzlerce patron ve mütahit barındıran CHP bu yüzden işçi sınıfının sorunlarını çözemez. Yine CHP’li Buca belediyesi 6 emekçiyi işten çıkardı. Üstelik direnen işçilerden Batigül Tunç bayrağı Türkan Albayrak’tan devraldığını söylüyordu. Türkan Albayrak da sendikalı olduğu için işten atılmış kararlı mücadelesi ile işine geri dönen Türkan Albayrak’ı CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu direniş alanında ziyaret etmişti.

AKP’nin İşçi Düşmanlığı
AKP hükümeti de boş durmuyor. Referandumun sendikal özgürlükleri getireceği noktasında seçim kampanyası yapan AKP referandumun hemen ardından emekçilerin örgütlenme özgürlüğünden ne kadar uzakta olduklarını ve sermayenin temsilcisi olarak bunu gerçekten istemediklerini göstermiş oldular. Taşeronlaştırmaya devam ediyor, sendikal özgürlükler yerine sendikalı oldukları için işten atmalara devam ediyor. Hükümet sendikalara el atıyor, etki altına aldığı sendika bürokrasileri ile mücadeleleri etkisiz kılıyor, sendikal rekabeti iş yerlerine taşıyor. Sendika bürokrasileri de sendikal rekabet dolayısıyla birbirleriyle uğraşmaktan hükümetle uğraşmayı, işçinin taleplerini dillendirmekten geri düşüyor. ÇAY-KUR ve Kardemir Karabük’te yaşananlar budur. İktidar yandaş sendikasını kullanarak işçileri kendi politikalarına yedekliyor. Oysa bizim dillendirdiğimiz talep sendikaların devletten ve iktidardan bağımsız örgütler olmasıdır. Bunun için mücadele etmeliyiz. Sendika önündeki kotaların düşürülmesi ve örgütsüz sendikasız bir işçi kalmayana kadar mücadeleye devam etmeliyiz.
Sağlığın özelleştirilmesi planı kapsamında aile hekimliği uygulamaya sokuldu. Bu sayede tüm sağlık ocakları kaldırılıp özel hastanelere ve sigorta şirketlerine sağlık hizmeti piyasasından yaralanmaları için pay sağlanıyor, hastane zincirleri ile sağlık çalışanları iş güvencesinden yoksun olarak çalıştırılıyor ve hastalar piyasanın kurallarının insafına terk ediliyor. Eğitimde f@tih projesi ile seçim yatırımı yaparken AKP hükümeti 300 bin öğretmen açığını görmezden geliniyor.24 KASIM dolayısıyla öğretmenlere güzel sözler söylerken, ücretli öğretmen çalıştırılmasıyla bizzat devlet güvencesiz-sigortasız çalışmanın uygulayıcısı haline gelerek öğretmen adaylarını güvencesizliğe mahkum bırakıyor.
İşçiler Birleşin
Geçen yıl 25 Kasım grev ile yukarı doğru ivmelenen sınıf hareketi ne yazık ki, Avrupa emekçilerin vermiş olduğu mücadeleden oldukça uzak durumda. Fakat ısrarla işçi sınıfına ve gücüne güvenmekten başka bir seçeneğimiz yok. Sınıfının ortak mücadelesinin başarılması noktasında tüm işçi ve emek örgütlerinin bir program etrafında ortaklaştırmak ve bu çabayı uluslararası deneyimlerle birleştirme zorunluluğunu unutmadan bu doğrultuda gerekli olan bir hattın örülmesi doğrultusunda mütevazi bir çabanın parçası olmalıyız. Sendikalarımızı reddetmeden sendikaların içinde yer aldığı bir emek cephesinin hayata geçirilmesinin krizin etkisini tüm dünyada olanca şiddetiyle gösterdiği bu dönemde gerekli olduğunu söylüyoruz.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Komedi sürüyor; Devrimci Hanefi


 Bir Devrimci Karargah davasıdır gidiyor 1.5 senedir. 27 Nisan 2009'da Orhan Yılmazkaya'nın yaşadığı eve düzenlenen ve Yılmazkaya'nın öldürülmesiyle sonuçlanan operasyonun ardından devlet, örgütün çökertildiğini bizzat açıklamıştı oysa ki. Arada 1.5 sene geçti, Devrimci Karargah operasyonları sürdü, Troçkistler, SDP genel başkanı, bağımsız devrimciler gibi pek çok cenahtan alakasız isim bu operasyonlarda gözaltına alındı, tutuklandı. Birbiriyle hiçbir politik benzerliği olmayan bireyler ve yapılar, aynı torbanın içine doldurulup aynı davadan mahkum edildi. Bu davanın saçmalığına tam alışmaya başlamıştık ki, bu kadarına da yuh dedirtecek bir hareket geldi devletten.
Devlet içindeki cemaat yapılanmasını ifşa ettiği kitabından sonra başına bir şeyler geleceğini herkesin bildiği Hanefi Avcı, Devrimci Karargah'a yardım ve yataklıktan içeri atıldı. Devletin üst düzey bir bürokratı, polis, emniyet müdürü ve profesyonel işkenceci olan bu şahıs, işkence ettiği isimlerle aynı örgütten olduğu gerekçesiyle cezaevinde. Neresinden tutsak elimizde kalıyor.
AKP'nin üç adet çuvalı var. Eski kontrgerillarla ulusalcıların tümünü doldurduğu Ergenekon çuvalı. Kürt siyasetinin seçilmişlerini doldurduğu KCK çuvalı. Ve devrimcilerle sol muhalefeti doldurduğu Devrimci Karargah çuvalı. Hanefi Avcı'ya üçüncüsü layık görüldü. Bu şahsın cezaevinde olmasına elbette hiçbir itirazımız yok. Kendisi ve aynı cenahtan işkenceci arkadaşları yıllar önce cezaevine girmeli ve hala orada olmalıydı zaten. Ancak Avcı yaptığı işkencelerden, işlediği cinayetlerden orada olmayı hak ediyordu. Yıllarca bu "hizmetleri" taktir edilen bu şahıs, yazdığı kitabında yıllarca gül gibi geçindiği cemaate sataştığı anda soluğu içeride alıverdi. Bu durum bize memleketin demokrasi seviyesini anlatmaya yetiyor. Solcuları, demokratları öldürdüğün sürece sorun yok, ne zaman cemaate bulaşırsın, o zaman yandın. İşte size sınırları genişleyen, herkese yeten o güzel demokrasi. Tepe tepe kullanın...

20 Temmuz 2010 Salı

Özel Ordu: Katiller sürüsü yeniden

 Kürt sorununu çözme iddiasıyla ortaya çıkıp bu yükü taşıyamayan, açılım adı altında yapmaya çalıştığı şeyi eline yüzüne bulaştıran, kamplardan çağırdığı barış elçilerini cezaevlerine dolduran, henüz 12 yaşındaki Kürt çocuklarını "terörist" damgasıyla 20 sene hapislere yollayan, DTP'yi kapatan, seçilmiş belediye başkanlarını elleri kelepçeli mahkeme salonlarına getirtip tutuklatan, sözde demokratik yeni anayasasında Kürt sorununda hiçbir adım atmayan AKP, milyonlar çözüm beklerken yine silaha ve şiddete başvuruyor.
Muhalefetle yaptığı görüşmelerin ardından RTE'nin Kürt meselesindeki çözüm önerisi ortaya çıktı: Özel Ordu. Kürt halkının hiçbir demokratik talebine kulak vermeyen, "analar ağlamasın" popülizminden öte topluma hiçbir şey söyleyemeyen AKP, çözümü yine kanla getirmeye niyetleniyor. Özel ordu dedikleri şeyin ne menem bir illet olduğunu bu memleketin Kürtleri, solcuları, ezilenleri gayet iyi biliyor aslında. 90'lar boyunca uygulanan Ohal'de kulak kesen, sorgusuz sualsiz işkencehanelerde insanları parçalarına ayıran, binlerce faili meçhule ve işkence olayına imza atmış olan Jitem'in, özel harekatın modern hali bugün çözümün anahtarı olarak karşımıza getiriliyor.
Akan kanı durdurmakla görevli olan siyasi iktidar, daha fazla kan akıtarak her şeyi çözebileceğini düşünüyor. Ancak, bu memlekette 30 yıldır uygulanan inkar-şiddet-kan siyasetinin hiçbir çözüm getirmediği çok açık. Bugün siyasi iktidarını kuvvetlendirmek için Kürt sorununda daha faşizan ve daha vahşi bir söylem tutturan AKP, bu ülkeyi yeni bir şiddet dalgasının ortasına atıyor. Bizler daha fazla silahla, daha çok kanla, daha fazla tabutla barışın gelmeyeceğini biliyoruz. Bu kanın sona ermesini ve silahların susmasını istiyoruz. Artık bu memleketin çocukları birbirini öldürmesin diyoruz ve bunu sağlamakla görevli olanların da görevlerini yapmaları gerektiğini belirtiyoruz.
Katillerinizi bu ülke haklarının üzerinden çekin artık...

8 Temmuz 2010 Perşembe

Orta oyunu sürüyor: Anayasanız batsın...

 Anayasa Mahkemesi, AKP'nin 12 Eylül anayasasına yaptığı makyajın küçük bir kısmını iptal etti ancak paketin özünde bir değişim olmadı. Zaten Anayasa Mahkemesinin yapacağı düzeltmeden nasıl bir hayır gelir o da ayrı tartışma konusu. Bu hayatta tek derdi, laik-kemalist burjuva devletin varlığını devam ettirmek olanların, kendilerinin cumhuriyetle kazandıkları ayrıcalıklı konumu kaybetmemek kaygısıyla yaşayanların bize bir hayrı olmayacağı muhakkak.
Onlar; anayasada işçiler lehine hiçbir düzeltme yapılmamasıyla, memura grevli toplu sözleşme hakkı tanınmamasıyla, Kürt sorununu ve savaş ortamını ortadan kaldıracak düzenlemeler yapılmamasıyla, örgütlenme özgürlüğünün sağlanmamasıyla, siyasi partiler kanununda değişiklik ya da seçim barajının düşürülmesi konusunda hiçbir şey yapılmamasıyla ilgilenmiyorlar. İlgilendikleri tek şey, yoksulların teriyle-kanıyla ayakta kalan devletin laik olup olmaması.
AKP ise revize ettiği 12 Eylül anayasasıyla sınıfsal karakterini zaten ortaya koymuş durumda. Daha önce yazdığımız gibi, "İşçi ve memurlar için grevli toplu sözleşme; yok...Örgütlenme özgürlüğünü sağlayacak düzenlemeler; yok...Siyasi partiler kanununda bir değişiklik, barajın kaldırılmasına dair bir düzenleme; yok...
12 Eylül anayasasının özü yine korunuyor, işçi sınıfı için değişen bir şey yok, Kürt sorununda akan kanı durduracak bir irade yok. Yapılmak istenen şey; demokratlık maskesi altında darbe anayasasını restore etmek ve daha güçlü bir hale getirmektir."
Biz bu durumda, "Bu da ileri bir adım, bu değişikliğe evet demeliyiz" diyenlerin safında değiliz. Cunta anayasasının özü kuvvetlendirilirken, halk anayasa değişiyor-demokratlaşıyor masalıyla kandırılıyorken kimse bizden evet dememizi beklemesin. Umudumuz, ulusalcılar gibi Anayasa Mahkemesi'nde falan olmadığı için hayal kırıklığı da yaşamıyoruz. Bu tahtıravallinin bir ucundaki kemalistlerle diğer ucundaki AKP'lilerin Kürt sorununun kanla çözülmesinde, işçi düşmanlığında, savaşta, sömürüde nasıl da kardeş olduklarını gördükçe durduğumuz yerin doğruluğundan da emin oluyoruz. Safımız emekçilerin safıdır, isteyen ulusalcıların, isteyen islamcıların peşine takılsın, biz yola koyulduk geliyoruz...