26 Kasım 2010 Cuma

Pınar Selek gülümsedikçe umudumuzu kaybetmeyeceğiz


Zor yıllardı, ülke bir korku tünelindeydi ve hiçbir yerden ışık gözükmüyordu. Yargısız infazlar, işkenceler, ev baskınları azalsa da devam ediyor, her eyleme polis saldırıyor, gençlere dahası çocuklara onar yirmişer yıl cezalar veriliyordu. Çok değil 10-15 sene öncesi. O günlerde Mısır Çarşısında bir patlama oldu, olay sorgusuz sualsiz emniyet ve her zamanki/her iktidardaki tartışmasız müttefiki medya tarafından bombalı eylem olarak ilan edildi. Oysa daha sonra açıklanacak bilirkişi raporlarının çoğu bomba olmadığını söyleyecekti (11 rapordan sadece ikisi bomba dedi). Suçlu ise bulunmakta gecikmedi, sosyalist bir avukatın sosyolog kızı Pınar Selek suçlu ilan edildi. Duruşma süresi hukuk skandallarıyla geçti, tek kelime Türkçe bilmeyenlerden alınan Türkçe ifadeler, hakkında sürekli değişen ifadeler, patlayanın ne olduğunun bir türlü anlaşılamaması. Ve elbette Pınar Selek'in gördüğü işkenceler. Bir hukuk komedisine dönüşen mahkemeler sonrası Yargıtay bir kez daha müebbet cezası verdi.

12 yıl boyunca hakkında somut hiçbir kanıt olmayan Pınar Selek'e karşı, iktidar yalakası medyanın tavrı ise hiç değişmedi. 98'de de, 2010'da da O'nun suçlu olduğuna insanları inandırmaya çalışanlar var. İşlerine gelince yargıyı yerden yere vuranlar, şimdi yargının elbette bir bildiği var diyorlar. Çünkü O'nun savundukları, Kürtler, politik kadınlar, eşcinseller her iktidar için nefret edilmesi doğal olan gruplar. Aslında O'nun her iktidar ve yalakaları tarafından düşman görülmesi O'nun yanında neden durmamız gerektiği için yeterli.

Ben çok bunaldığımda O'nun bir fotoğrafına bakıyorum, hemen her fotoğrafında o kadar güzel gülümsüyor ki bütün kasavetim dağılıveriyor.

Pınar'ı kurban etmek isteyenler, O'nun gülüşüne kurban olsun.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Komedi sürüyor; Devrimci Hanefi


 Bir Devrimci Karargah davasıdır gidiyor 1.5 senedir. 27 Nisan 2009'da Orhan Yılmazkaya'nın yaşadığı eve düzenlenen ve Yılmazkaya'nın öldürülmesiyle sonuçlanan operasyonun ardından devlet, örgütün çökertildiğini bizzat açıklamıştı oysa ki. Arada 1.5 sene geçti, Devrimci Karargah operasyonları sürdü, Troçkistler, SDP genel başkanı, bağımsız devrimciler gibi pek çok cenahtan alakasız isim bu operasyonlarda gözaltına alındı, tutuklandı. Birbiriyle hiçbir politik benzerliği olmayan bireyler ve yapılar, aynı torbanın içine doldurulup aynı davadan mahkum edildi. Bu davanın saçmalığına tam alışmaya başlamıştık ki, bu kadarına da yuh dedirtecek bir hareket geldi devletten.
Devlet içindeki cemaat yapılanmasını ifşa ettiği kitabından sonra başına bir şeyler geleceğini herkesin bildiği Hanefi Avcı, Devrimci Karargah'a yardım ve yataklıktan içeri atıldı. Devletin üst düzey bir bürokratı, polis, emniyet müdürü ve profesyonel işkenceci olan bu şahıs, işkence ettiği isimlerle aynı örgütten olduğu gerekçesiyle cezaevinde. Neresinden tutsak elimizde kalıyor.
AKP'nin üç adet çuvalı var. Eski kontrgerillarla ulusalcıların tümünü doldurduğu Ergenekon çuvalı. Kürt siyasetinin seçilmişlerini doldurduğu KCK çuvalı. Ve devrimcilerle sol muhalefeti doldurduğu Devrimci Karargah çuvalı. Hanefi Avcı'ya üçüncüsü layık görüldü. Bu şahsın cezaevinde olmasına elbette hiçbir itirazımız yok. Kendisi ve aynı cenahtan işkenceci arkadaşları yıllar önce cezaevine girmeli ve hala orada olmalıydı zaten. Ancak Avcı yaptığı işkencelerden, işlediği cinayetlerden orada olmayı hak ediyordu. Yıllarca bu "hizmetleri" taktir edilen bu şahıs, yazdığı kitabında yıllarca gül gibi geçindiği cemaate sataştığı anda soluğu içeride alıverdi. Bu durum bize memleketin demokrasi seviyesini anlatmaya yetiyor. Solcuları, demokratları öldürdüğün sürece sorun yok, ne zaman cemaate bulaşırsın, o zaman yandın. İşte size sınırları genişleyen, herkese yeten o güzel demokrasi. Tepe tepe kullanın...

31 Ağustos 2010 Salı

Aşağılık hırsızlar


 KPSS'de yaşananlardan hepiniz haberdarsınızdır sanıyorum. Bir grup pislik, insanların aylarca geceli gündüzlü çalıştığı, dershanelere eli mahkum milyarlar kaptırdığı, tüm umutlarını bağladığı kpss'nin sorularını çalıp mail yoluyla birilerine dağıttı. O birilerinin kim olduğu, işin içinde ceberrut kemalist devlet bürokrasisinin mi yoksa devlet kadrolarında kendilerine yer açılması için büyük bir tutkuyla elinden geleni yapan cemaatin mi olduğu henüz bilinmiyor.
Ama bu ikisi çok da farklı değil neticede. İkisi de bizim emeğimizi çalmada, kendi yandaşlarını devletin içine doldurmada, kadrolaşmada, hırsızlıkta kardeşler çünkü. Kavgaları mührün kimin elinde olacağı ve kimin taraftarlarının daha büyük mevkiilerde yer alacağı kavgası. Bunun için bizi, emekçileri harcamakta, yok saymada saniye tereddüt etmeyecekleri de ortada.
Bu rezalet karşısında hala yetkililer çıkıp "evet kopya var" diyemiyor. Bir önceki sene 0 çeken kadınların ertesi sene kocalarıyla aynı sayıda net yapıp full çekmeleri, aynı evde yaşayan insanların yanlış olan soruları bile doğru cevaplaması, mail adreslerine düşen soruların ham hallerinin ele geçirilmesi yeterince ciddi kanıtlar değil demek ki. Şimdi ne olacağını bekliyoruz. On binlerce insanın gecesini gündüzünü verdiği bir sınavda hakları çalındı ve ne olacağı belirsiz. Devlet hırsızlığı kimin yaptığını belirleyip kararı da ona göre verecek gibi, ne de olsa kadrolara girmiş 5000 küsür yandaş öyle kolayca silinip atılamaz...

24 Ağustos 2010 Salı

Bu gözleri unutmayın, geleceğiniz bu gözlerde




Haber çok kısa;
"ATAŞEHİR’deki Rotary Lisesi’nin inşaatında çalışan Muğla Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Edebiyatı 2. sınıf öğrencisi Ömer Çetin (20), üçüncü kattan düşerek hayatını kaybetti. Çetin’in okul masraflarını çıkarmak için günde 30 TL yevmiye ile çalıştığı, geceleri de inşaatta kaldığı belirtildi. "

Ömer Çetin; Ağrı'nın Tutak ilçesinden, 7 yaşından beri çalışıyor ve masraf olmasın diye gece de inşaatta kalıyor. Çalıştığı inşaat bittiği zaman o okulda okuyacak burjuva çocuklarının haftalığını bir ayda kazanmak için, daha kısa süre önce arkadaşı Şerzan Kurt'un linç edildiği Muğla'da, "Çağdaş Türk Edebiyatı" okuyabilmek için öldü.

Şimdi tartışılan anayasa değişse ne olacak Ömer ve onun gibi milyonlarcası için. Ömer için birşey değişmiyorsa benim için de birşey değişmiyor. Anayasanız batsın.

En üste koyduğum fotoğrafa iyi bakın, geleceğimiz o gözlerde.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Kartlar Açık Oynanıyor

 Yüksek Askeri Şura toplantısı, memleketin alışkın olduğu üzre 2 günde sona erip yeni paşalar sevinç içinde kışlalarına koşturmayınca; sivil-asker suni gerginliğinin tavan yaptığını anlamış olduk. Tayyip ve taifesi, uzun süredir ilmek ilmek işledikleri planlarının meyvelerini toplamaya başladı ve TSK'nın üst kademesini manevra yapamayacak duruma getirerek atamaları tamamen kilitledi.
Tek derdi laik devleti ve bu sözde demokratik devletin kendilerine verdiği imtiyazları korumak olan darbeci-jakoben gelenekten gelen paşalarsa bu "şeriatçılar" karşısında el pençe divan durmanın ve sokaklarda yeni bir tank geçişi organize edememenin sıkıntısını yaşıyor. Bu süreçte, tarihsel bir gereklilik olarak gizliden gizliye sürdürülen pazarlıklar tüm memleketin gözü önünde yapıldı, "ben o paşayı istemem, bunu isterim" demeçleri havada uçuştu. Tüm bu olan bitenin ardından, sekizinci günde bu krizin çözüldüğü haberini aldık. İki tarafın da gönlünü hoş edecek, türbanlı eli sıkmayan paşaya Genel Kurmay başkanlığı yolunu da açan, ismi darbe iddianamesinde geçen paşaya terfi verdirmeyen bir çözüm herkesi rahatlattı. Ancak bu süreç bize bir kez daha kendi güçsüzlüğümüzü hatırlattı. Halkı yalandan bir laik-anti laik ekseninde toplayan ve sorunun bu olduğu yalanlarını üreten sistem; karşısında örgütlü bir sınıf olmayınca burjuvazinin kendi arasında açıktan kavga etmesinde de sakınca görmedi.
Kürt sorununda, işçi düşmanlığında, sömürüde ve kan dökmede ruh ikizi olan "laikler ve anti laikler", "darbeciler ve demokratlar", "cumhuriyetçiler ve şeriatçılar", kendi egemenlik alanlarını bir adım daha genişletebilmek için aralarında bu kavgaları yapıyorlar, hem de örgütlü bir sınıfın olmadığını bildikleri için açıktan birbirlerine vurmaktan kaçınmadan yapıyorlar. Bu kayıkçı kavgasını bitirecek tek güç işçi sınıfıdır. Toplumu gerçek çatışma olan emek-sermaye çatışması etrafında örgütlemek ve kanımızı emen tüm egemenlerin tekerlerine çomak sokmak da bizim görevimizdir.

20 Temmuz 2010 Salı

Özel Ordu: Katiller sürüsü yeniden

 Kürt sorununu çözme iddiasıyla ortaya çıkıp bu yükü taşıyamayan, açılım adı altında yapmaya çalıştığı şeyi eline yüzüne bulaştıran, kamplardan çağırdığı barış elçilerini cezaevlerine dolduran, henüz 12 yaşındaki Kürt çocuklarını "terörist" damgasıyla 20 sene hapislere yollayan, DTP'yi kapatan, seçilmiş belediye başkanlarını elleri kelepçeli mahkeme salonlarına getirtip tutuklatan, sözde demokratik yeni anayasasında Kürt sorununda hiçbir adım atmayan AKP, milyonlar çözüm beklerken yine silaha ve şiddete başvuruyor.
Muhalefetle yaptığı görüşmelerin ardından RTE'nin Kürt meselesindeki çözüm önerisi ortaya çıktı: Özel Ordu. Kürt halkının hiçbir demokratik talebine kulak vermeyen, "analar ağlamasın" popülizminden öte topluma hiçbir şey söyleyemeyen AKP, çözümü yine kanla getirmeye niyetleniyor. Özel ordu dedikleri şeyin ne menem bir illet olduğunu bu memleketin Kürtleri, solcuları, ezilenleri gayet iyi biliyor aslında. 90'lar boyunca uygulanan Ohal'de kulak kesen, sorgusuz sualsiz işkencehanelerde insanları parçalarına ayıran, binlerce faili meçhule ve işkence olayına imza atmış olan Jitem'in, özel harekatın modern hali bugün çözümün anahtarı olarak karşımıza getiriliyor.
Akan kanı durdurmakla görevli olan siyasi iktidar, daha fazla kan akıtarak her şeyi çözebileceğini düşünüyor. Ancak, bu memlekette 30 yıldır uygulanan inkar-şiddet-kan siyasetinin hiçbir çözüm getirmediği çok açık. Bugün siyasi iktidarını kuvvetlendirmek için Kürt sorununda daha faşizan ve daha vahşi bir söylem tutturan AKP, bu ülkeyi yeni bir şiddet dalgasının ortasına atıyor. Bizler daha fazla silahla, daha çok kanla, daha fazla tabutla barışın gelmeyeceğini biliyoruz. Bu kanın sona ermesini ve silahların susmasını istiyoruz. Artık bu memleketin çocukları birbirini öldürmesin diyoruz ve bunu sağlamakla görevli olanların da görevlerini yapmaları gerektiğini belirtiyoruz.
Katillerinizi bu ülke haklarının üzerinden çekin artık...

16 Temmuz 2010 Cuma

Faşistlerin ahlakı ve aklı?




10 Temmuz Srebrenica katliamının 15. yıldönümüydü, insanlık tarihinin yüzkaralarından olan bu katliamı kısaca hatırlatmak gerekirse;
http://stalker-21.blogspot.com/2010/07/srebrenitsa-1995-2010.html

Herneyse asıl bahsetmek istediğim konuya geleyim, bu katliamı yapanların faşist olduğu su götürmez bir gerçekken, bizim ülkemizdeki muadilleri Bosna'yı kana çeviren bu faşist köpeklerin sosyalist olduğunu iddia ediyorlar. Kendileri inanıyor mu bilemem, büyük oranda gerizekalı olduklarından dolayı mümkün bu ihtimal. Bu faşist katillerin en bilinenlerinden birisi olan Arkan'a (namı diğer Kaplan Arkan) sahip çıkmaktan hicap duymayanlar da var. Lazio taraftarları, ve Türkiye'de bu katliamı yapanların sosyalistler olduğunu söyleyen tosuncuklarımızın çok büyük kısmı ise Lazio hayranı, tabii bu tosuncuklar lafa geldiğinde bu katliamı lanetlediklerini söylüyor. Maraş'ta, Çorum'da Alevi diye bebekleri ikiye bölen, hamile kadınların karınlarını baltayla parçalayanlar utanmadan Sırp faşist katillerini lanetlediklerini söylüyorlar. E peki aşağıdaki resimde "Kaplan Arkan onurumuzdur" yazan Laziolu faşistleri yere göğe sığdıramamak nedir?

Akıl mı? Akıl ne gezer la faşistte.

13 Temmuz 2010 Salı

Memleket yanıyor

 Ülkenin özellikle doğusunda tırmandırılmaya çalışılan savaş, her alanda bu memleketi ve üzerinde yaşayan halkları yakmaya devam ediyor. Her gün ailesine ulaşan gencecik asker cesetleri, ailesine bile ulaşamadan yok edilen "düşman" gençler derken ülkenin üzerindeki dumanlar iyice koyulaşmış durumda.
Son haftalarda Cudi, Gabar ve Rubarok'ta başlatılan yangınlar da durmadan devam ediyor. TSK'nın aralıksız bombardımanları ve saklanacak alan bırakmamak niyetiyle başlattığı yangınlara bugün de yenileri eklendi. İki hafta önce Cudi Dağı'nda çıkan yangının, yanacak yer kalmayınca kendi kendine sönmesinin ardından, Gabar Dağı'nın uzantısı olan Kilis Dağı bölgesinde askerlerin yaktığı ormanlar ve Şemdinli’nin Rubarok bölgesinde de araziler yanmaya devam ediyor. Köylülerin müdahale etmesine izin verilmeyen bu yangınların ne zaman söneceği ise belirsiz.
Bu ülkede barışı ve insanca yaşamayı isteyen bizler, sorunların silahla-ateşle-yangınla çözülmeyeceğini biliyoruz. Sorunları çözmekle yükümlü olanları da bir an önce bu gerçeğin farkına varmaya ve akan kanı durdurmak için hemen harekete geçmeye çağırıyoruz.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Orta oyunu sürüyor: Anayasanız batsın...

 Anayasa Mahkemesi, AKP'nin 12 Eylül anayasasına yaptığı makyajın küçük bir kısmını iptal etti ancak paketin özünde bir değişim olmadı. Zaten Anayasa Mahkemesinin yapacağı düzeltmeden nasıl bir hayır gelir o da ayrı tartışma konusu. Bu hayatta tek derdi, laik-kemalist burjuva devletin varlığını devam ettirmek olanların, kendilerinin cumhuriyetle kazandıkları ayrıcalıklı konumu kaybetmemek kaygısıyla yaşayanların bize bir hayrı olmayacağı muhakkak.
Onlar; anayasada işçiler lehine hiçbir düzeltme yapılmamasıyla, memura grevli toplu sözleşme hakkı tanınmamasıyla, Kürt sorununu ve savaş ortamını ortadan kaldıracak düzenlemeler yapılmamasıyla, örgütlenme özgürlüğünün sağlanmamasıyla, siyasi partiler kanununda değişiklik ya da seçim barajının düşürülmesi konusunda hiçbir şey yapılmamasıyla ilgilenmiyorlar. İlgilendikleri tek şey, yoksulların teriyle-kanıyla ayakta kalan devletin laik olup olmaması.
AKP ise revize ettiği 12 Eylül anayasasıyla sınıfsal karakterini zaten ortaya koymuş durumda. Daha önce yazdığımız gibi, "İşçi ve memurlar için grevli toplu sözleşme; yok...Örgütlenme özgürlüğünü sağlayacak düzenlemeler; yok...Siyasi partiler kanununda bir değişiklik, barajın kaldırılmasına dair bir düzenleme; yok...
12 Eylül anayasasının özü yine korunuyor, işçi sınıfı için değişen bir şey yok, Kürt sorununda akan kanı durduracak bir irade yok. Yapılmak istenen şey; demokratlık maskesi altında darbe anayasasını restore etmek ve daha güçlü bir hale getirmektir."
Biz bu durumda, "Bu da ileri bir adım, bu değişikliğe evet demeliyiz" diyenlerin safında değiliz. Cunta anayasasının özü kuvvetlendirilirken, halk anayasa değişiyor-demokratlaşıyor masalıyla kandırılıyorken kimse bizden evet dememizi beklemesin. Umudumuz, ulusalcılar gibi Anayasa Mahkemesi'nde falan olmadığı için hayal kırıklığı da yaşamıyoruz. Bu tahtıravallinin bir ucundaki kemalistlerle diğer ucundaki AKP'lilerin Kürt sorununun kanla çözülmesinde, işçi düşmanlığında, savaşta, sömürüde nasıl da kardeş olduklarını gördükçe durduğumuz yerin doğruluğundan da emin oluyoruz. Safımız emekçilerin safıdır, isteyen ulusalcıların, isteyen islamcıların peşine takılsın, biz yola koyulduk geliyoruz... 

6 Temmuz 2010 Salı

Kana Doymuyorlar...

 Yan taraftaki gazete kupürü, 3 Temmuz 2010 tarihli ZAMAN gazetesinden. Madımak'ta provakasyon olmuş diyor utanmazlar, bununla da yetinmiyorlar otelde bir "yangın çıktığını" yazıyorlar, kimse yakmamış yani 35 canımızı.
Biz bu adamları tanıyoruz, hem de çok yakından tanıyoruz. Sivas'tan, Maraş'tan, Çorum'dan, Gazi'den tanıyoruz. Devletlerinin sadık katilleri olarak döktükleri kandan tanıyoruz. Almanya'ya, Fransa'ya kaçırılıp yaşadıkları o hayatları biliyoruz.
Bizden tarihi fazla kurcalamamamızı, üzeri örtülmüş cinayetleri yeniden hatırlatıp toplumsal "barış"ı zedelemememizi istiyorlar ya, dünkü yazısında Yıldırım Türker çok güzel özetliyor aslında durumu;
Linç tehdidiyle sürdürdükleri sıkıyönetimin adıdır, barış.
Haydi tekrarlayalım: Biz katliamcıyla, işkenceciyle, darbeciyle barışmak istemiyoruz.

29 Haziran 2010 Salı

Kimse nedensiz kaçmaz...

 Kapitalizm, Avrupa'nın göbeğinde milyonlarca insanın terini çalarak, kanını dökerek kurduğu yalandan refah toplumunu korumak için kan akıtmaya devam ediyor. Yeni dertleri: Göçmenler. Büyük Avrupa devletlerinin istisnasız tamamı göçmenlerden nefret ediyor. Onlardan kurtulmak için her yolu denerken, yenilerinin gelmesini engellemek için ise kan dökmekten bile çekinmiyor. Fas, Tunus, Türkiye gibi ülkeler Avrupa'nın sınır karakolu görevini yapıp göçmenleri imha etmek ve alıkoymakla görevlendirilirken, bunun için AB fonlarından para alıyorlar.
Türkiye-Yunanistan sınırındaki Ege'de, Fas-İspanya arasındaki kanalda tekneleri batırılan, öldürülen genellikle Afrikalı göçmenler artık sıradan. Avrupalılar yıllarca ülkelerini işgal ettikleri, atalarını katlettiği, şimdi kapitalizmle ucuz işgücü ve pazar olarak sömürmeye devam ettiği milyonlarca insanı ülkelerinde görmek istemiyor. Bunu engellemek için öldürmekten de geri durmuyor.
"Göçmenlerin zekâ testine tabi tutulmasını savunuyorum. Bu konuyu tabulaştırmamamız gerekir." Bu cümle, Avrupa'da yaşanan akıl tutulmasının, yükselen faşizmin en açık göstergesi. Cümlenin sahibi Almanya Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) Partisi Berlin eyalet teşkilatından İçişleri Politika Sözcüsü Peter Trapp. 28 Haziran'da bu açıklamayı yapan Trapp, kendi hastalıklı fikirlerini ifade etmekten öte, Avrupa'da son yıllarda iyice yükselmeye başlayan faşizmin ve göçmen düşmanlığının temsilciliğini yapıyor.
Biz biliyoruz ki kimse nedensiz kaçmaz. Kapitalizm milyarları açlığa, sefalete, savaşlara mahkum ederken, tüm bunlardan sorumlu olanların kanla çizdikleri sınırları kapayıp sırça köşklerinde oturmaya hakları yoktur.

28 Haziran 2010 Pazartesi

Kekik Toplarken Gelen Ölüm

 Anadolu ajansının geçtiği çatışma haberlerindeki tarzı kanıksadık. Bilmem ne ilinin hangi mezrasında güvenlik güçlerinin teslim ol çağrısına ateşle karşılık verilen teröristlerle girilen çatışmada X terörist ölü ele geçirildi. Açılan ilk ateş sonucunda Y güvenlik kuvveti şehit oldu.
Hep bu anonsla çatışma haberlerini izledik. Bugün de buna benzer bir anons hazırlanmak üzereyken vali duruma müdahale etti. Hatay valisi Mehmet Celalettin Lekesiz, Hassa ilçesinin Dedemli köyü Şekerim Deresi mevkisinde PKK üyelerine karşı konuşlanan güvenlik güçlerinin kekik toplayan köylüleri, terörist sanarak ateş açtığını söyledi.
Haber bu. Şimdi yıllar önceye gitmek yok. Daha yakın zamanda Ceylan Önkol. Hala gözleri üzerimizde olan Uğur Kaymaz ve babası. Bunlar bildiklerimiz. Ya köylüyle gerillaya ayırt etmek zor diyen askeri   yetkililer ve gerilla hesabına yazılan öldürülen köylüler. Daha yeni Erzincan'da 70'lik ninemiz ateş arasında kalarak yaşamını yitirmişti. Bu ülkede yargısız infaz var derken dut yemiş bülbül kesilen liberaller hangi açıklamaların ardına sığınacak? Savaş çığırtkanları kimlerin üzerine yolluyacak orduyu?
Nerde teslim ol çağrıları? Hani mertçe savaşan güvenlik kuvvetleri? Kekik toplayan köylülere teslim olun çağrısını Italyanca ya da Fransızca mı yaptılar? Yoksa İsrail'in taşeronu olabilecekleri için ibranice mi?
Hadi çağrıyı duymadılar, üzerinize sizin kekik mi serptiler. Kekiklerden mi korktu koca tabur? Ama olay Hatay değilvde kürt coğrafyası olsaydı, biz yine anadolu ajansının bildik haberini duyacaktık, güvenlik kuvvetlerinin başarısını destek sunacaktık.
Çok geçmişe gitmeye gerek yok, gençliğinin baharında bir nesil “bin operasyon” adı altında yargısız infazlarda “hücre evlerinde” ölü ele geçirildiler. Üstelik silahları da vardı. İki kalem, Che posteri ve okumaktan sararmış sol yayınlarından Felsefenin Başlangıç İlkeleri.
Katliamcı gelenek sürüyor. Ama bu yazıyı yazarken Grup Kızılırmak’ın Gidenlerin Ardından albümü aklıma geliyor. Kendisi de katledilen Musa Anter’in sesinden “Ve cellat uyandı yatağında bir gece. Tanrım bu ne zor bilmece. Öldükçe çoğalıyor adamlar. Oysa ben tükeniyorum öldürdükçe.”
61 yaşındaki Ali Dalmış ile 62 yaşındaki Mustafa Fil savaşın bedelini canları ile ödediler. Hiç düşünmüşler miydi acaba köylerinin en güzel kayalıklarında kendi oğulları gibi gördükleri askerler tarfından üzerlerine ateş açılacağını. Oğullarından ve torunlarından ayrı kalacaklarını.

24 Haziran 2010 Perşembe

Kazım; Şair ceketli çocuk...

 Kazım gideli tam 5 yıl oluyor. Uzun süre dövüştüğü kanser illetine yenilip sonsuzluğa gideli, içimizde doldurulması imkansız bir boşluk bırakalı tam 5 koca sene oldu. Onun için ne söylesek eksik kalır, güzelliğini, insanlığını anlatmaya kelimeler yetmez Kazım'ın. Çernobil'in bu ülkede öldürdüğü binlerce insandan biri oldu o güzel çocuk. Memleketinin çay tarlalarına, yaylalarına, dağlarına çöken radyasyonun kurbanı oldu. Ama bu ölümlerden ders alınmıyor elbette. Memleketin kuzeyine, güneyine, doğusuna, batısına nükleer santral inşaa ediyorlar. Nice güzel Karadeniz çocuklarını, Kürt çocuklarını, Arap çocuklarını öldürmek için halka yalanlar atıyorlar, enerji diyorlar..
Biz bu yalanları yemiyoruz. Nükleer santrallerinizle, kar hırsınızla, lanet olası sisteminizle hayatımızı elimizden almanıza, çocuklarımızın gencecik ölümlere mahkum olmasına izin vermiyoruz. Onun için Kazım güzel sesli bir çocuk değil işte bizim için ve o yüzdendir ki anısı mücadelemizde yaşayacak...

"Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar'a, ateş hırsızlarına, Ernesto 'Çe' Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz...


Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya."

KAZIM KOYUNCU

39 yaşında; özlemle...

23 Haziran 2010 Çarşamba

Bu mudur çözümünüz???

 Türkiye'nin doğu ve güneydoğusunda yıllardan beri devam eden savaş son bir aydır şiddetini artırdı. Üstelik artık "En büyük asker" yalanlarıyla savaşa gönderilen çocuklar ölürken, rahat evlerinde huzurla da oturamıyor iki yüzlüler. Şehirler de savaş alanı haline geldi ve bombalar metropollerde de patlıyor.
Yoksullar birbirini öldürürken, gencecik çocuklar "düşman" dediklerini 20 yaşında toprağın altına gönderme emirleri alırken, bu kanı durdurmakla sorumlu olanlar savaşı körüklemekten başka bir şey yapmıyor. Asmak, OHAL, tedbir gibi kelimeler sivil hayatta da baskıların artacağına, olası kimlik çatışmalarının körükleneceğine işaret ediyor. İki gün önce bir kadının kocasını terkedip başka birine kaçması olayının bile PKK karşıtı gösteriye dönüşmesi ve ilçedeki Kürtlerin linç edilmeye çalışılması toplumun faşistlerce nasıl kışkırtıldığını kanıtlıyor.
Bu duruma önlem almasını beklediğimiz, savaşı durduracak inisiyatifi üstlenmesi gereken hükümetin ilk tedbiri ise akıllara durgunluk veriyor; Mahalle muhtarlarını ajanlaştırmak. Ankara'da emniyet müdürlüğüne çağırılan mahalle muhtarlarından, mahalledeki herkes hakkında istihbarat toplamaları ve bu bilgileri polislerle paylaşmaları istendi. Yani bize hizmet etmekle görevli olan muhtarlar artık bir ajan gibi bizi izleyecek, en ufak bir şüphede polise ismimizi verecek ve "terörist" listeleri oluşturacak..Hükümetin çözümden anladığı, savaşı durduracak yöntemi bu işte. Yıllarını "Komünist" listeleri hazırlamakla, listedeki isimleri sokaklarda vurmakla geçiren bu kafalardan başka da bir çözüm beklenemez zaten. Bu savaşı egemenlerin durdurmayacağı, varlık nedenlerini ortadan kaldırmamak- her daim ellerini güçlü tutmak için düşük yoğunluklu bir savaşı isteyecekleri ortaya çıkıyor. Ortaya çıkan bir başka gerçek de; bu savaşı ancak işçi sınıfının, kan dökmeyi ve savaşı reddeden kitlelerin durdurabileceği. Operasyonlar durdurulsun, silahlar sussun.

22 Haziran 2010 Salı

Yeter ulan yeter, durdurun bu kanı..

 Türkiye'de kan akmaya, gencecik çocuklar toprağa düşmeye, analar ağlamaya devam ediyor. Üstlerinde üniformayla askere giden Türk yoksulları, Kürt yoksullarıyla savaşıp düşüyor. Bir o taraftan ölüyor, bir bu taraftan. Değişense bir şey yok. Yaşarken bir karış toprağı olmayanlar, bu topraklar uğruna ölüp gidiyor. Sivil hayatta ölümü akrabaları dışında kimse tarafından önemsenmeyecek Ahmetler, Mehmetler, Muratlar; askerken öldüğünde kahraman oluyor. 3 gün sonra ise unutulup gidiyorlar.
Bu savaşı durdurma görevi omuzlarında olanların hiçbir şey yapmayacağı aşikar. Tek söyledikleri "Vatan sağolsun" Yoksullar onlar için ölmeye devam ettikçe, onların üzerinden daha fazla para kazanacakları o muhteşem vatan...
Bu savaşı durdurabilecek tek güç işçi sınıfıdır. Kardeş kanı dökmeyi reddeden, milliyetçi buhranlarla mobilize olmayan, burjuvazinin kar savaşında piyon olmayı kabul etmeyen işçiler anaların göz yaşlarını durdurabilir ancak.
Yeter artık dursun bu kan. Operasyonlar durdurulsun, silahlar sussun...

17 Haziran 2010 Perşembe

Bu kadar açılım fazla geldi di mi?


Bugün, Türkiye'de sahneye konan 'açılım' piyesinin resmi olarak bittiği gün olarak kayıtlara geçti. Biz bu açılım yalanının bir parmak bal çalma, kandırma, oyalama olduğunu en başından söylüyorduk. DTP'nin kapatılması, halkın oylarıyla seçilmiş onlarca belediye başkanının cezaevine gönderilmesi, yaşı 10-14 arasında değişen yüzlerce çocuğun taş attığı için terörle mücadele yasasından yargılanması ve hapishanelere gönderilmesi gibi örnekler zaten görmek isteyene her şeyi anlatıyordu. Son bir ay içinde tırmandırılmaya çalışılan çatışmaların faturası ise bugün kesildi; Kandil'den gelen barış gurubu üyeleri tutuklandı.
Yaklaşık bir aydan beri Kürt sorununda silahlar yeniden konuşmaya başlamıştı. PKK tek taraflı olarak ilan ettiği ateşkesi bitirdiğini açıklamış, Türk ordusu hava ve kara harekatlarına hız vermiş, yeni tabutlar Türk ve Kürt yoksullarının cesetleriyle dolmuştu. Savaş çığırtkanlarının ellerini ovuşturmalarına sebep olan bu tabloda son nokta da bugün kondu ve Türkiye devleti 6 ay önce dağdan gelen ve mahkeme tarafından o gün öyle gerektiği için serbest bıraktığı militanları, bugün örgüt propagandası yaptıkları gibi saçma bir gerekçeyle tutukladı.
'Analar ağlamasın' gibi bir sloganın arkasına sığınıp demokrat gözükmeye çalışan, diğer yandan ise bölgede seçilmiş her belediye başkanını ve çocukları cezaevine atmakla meşgul olan AKP'nin gerçek yüzü bu son gelişmelerle bir kez daha ortaya çıktı. Sorunu çözmek gibi bir dertleri olmadığı, iç politikada hanelerine artı yazdıracak her meseleyi sömürmek ve bundan rant sağlamak amacında oldukları tescillendi. Bu olanların ardından memleketi daha sıkıntılı, çatışmalı ve acı günlerin beklediğini tahmin etmek zor değil. Gencecik çocukların cansız bedenleri yine birilerinin seçim malzemesine, birilerinin faşist saldırganlıklarına malzeme olacak. Bizim sözümüz ise net; artık kan dökülmesin, operasyonlar durdurulsun, silahlar sussun...

Ölüme inat Ankara'ya geliyorlar


Silikozis...Kot taşlama işçilerinde sıklıkla görülen bir hastalık. Her gün kıçımıza giydiğimiz beş para etmez kotları taşlarken, akciğerlerine yerleşen silika maddesinin ölüme sürüklediği işçiler, ölüme inat seslerini duyurmak için Ankara'ya geliyor.
22 Haziran'da Abdi İpekçi parkında aileleriyle birlikte 3 günlük oturma eylemi yapacak işçiler. Kar hırsının onları nasıl öldürdüğünü, iş güvenliğini sağlamayan patronların hayatlarını nasıl çaldığını, devlet denen ceberrutun daha düne kadar onları korumak ve bakımlarını üstlenmek için hiçbir şey yapmadığını haykıracaklar. Ankara'daki dostların, vahşi kapitalizmin merdiven altlarında ölüme gönderdiği işçileri yalnız bırakmayacaklarından eminiz.
Birleşen işçiler yenilmezler...

13 Haziran 2010 Pazar

Hesaplaşma günü korkunç olacak


Dün belki de bu ülkede tarihin en aşağılık köşe yazılardan birisi yazıldı. Yazıyı buraya aktarıp yeniden ne kendi midemi ne de sizinkini bulandırmayayım. Burjuvazi iğrençleşmekte sınır tanımadığını gösterdi yine. Troçki'nin dediği gibi; "Görkemli bir tablo: Burjuvazi kahvaltı yapar, öğle yemeği yer, akşam yemeği yer, ve proletarya bu işleri “kontrol eder”; boş bir mideyle." Kimse şaşırmasın bu kadının yazdıklarına sebep de aramasın, bunun tek bir açıklaması var "sınıf kini". Ama herkes bilsin ki "işçilerin de sınıf kini" var. Ve zamanı geldiğinde o duygunun neler yapabileceğini herkes görecek.

Engels ile bitireyim yine;
"Öteki dünya hiç şüphesiz yoksullarındır, bu dünya da er ya da geç onların olacaktır"

11 Haziran 2010 Cuma

Yine Haziranda eksildik...

Söyleyecek çok fazla şey yok aslında. Güzel adamlardan oluşan Bandista'nın ritmini tutan Ali Aslanbay, kansere karşı verdiği mücadeleyi kaybetti ve aramızdan ayrıldı. Acımız büyük. Anısı mücadelemizde yaşayacak...

7 Haziran 2010 Pazartesi

Köpekler yine kudurdu


Üniversitelerde yaşanan faşist saldırılar son aylarda inanılmaz bir hızla arttı ve artmaya da devam ediyor. Baharın gelişiyle birlikte zincirlerinden boşanan ve polis-özel güvenlik desteğiyle üniversite öğrencilerine saldırmaya başlayan faşistler, onlarca öğrenciyi yaraladı, Muğla'da da Şerzan Kurt'u öldürdü. Bu saldırılar her zaman olduğu gibi Kürt öğrencilere ve devrimcilere yönelik olarak düzenleniyor ve ülkü ocaklarından, alperen ocaklarından sivil faşistlerin, özel güvenlikçilerin, sivil ve resmi polislerin katkılarıyla gerçekleştiriliyor.
Üniversitelerde mayıs ayı başından beri yaşanan faşist terör yüzünden 176 devrimci gözaltına alınırken, 5'i ağır 9 kişi yaralandı ve Şerzan Kurt Muğla'da katledildi. Antep'te, Ankara'da, İzmir'de, Kocaeli'de yaşanan saldırılara son olarak Giresun eklendi. Faşistlerin dağıttığı ve Kürtlere hakaretler içeren bildiriyi almak istemeyen Giresun Üniversitesi Fizik bölümü öğrencisi Cumali Salık, yurt yönetiminin ve güvenliğinin gözü önünde bir grup köpek tarafından demir sopalarla dövülerek hastanelik edildi. Cumali'nin durumu hala ciddiyetini koruyor ve hayati tehlikeyi atlatabilmiş değil.
Biz bu faşist çeteleri tanıyoruz. Nereden geldiklerini, kim tarafından beslendiklerini biliyoruz. Onlar şimdi meydanı boş bulduklarını ve rahatça uluyabileceklerini düşünüyorlar. Bu katillere bir kez daha sesleniyoruz; faşizmi döktüğü kanda boğacağız. Yola koyulduk, geliyoruz...